Wednesday, February 08, 2006

ANLAR/Jorge Luis BORGES

Eğer yeniden başlayabilseydim yaşama,
İkincisinde daha çok hata yapardım.
Kusursuz olmaya çalışmaz, sırtüstü yatardım.
Neşeli olurdum, ilkinde olmadığım kadar.
Çok az şeyi ciddiyetle yapardım.
Temizlik sorun olmazdı asla.
Daha çok riske girerdim,
Seyahat ederdim daha fazla,
Daha çok dağa tırmanır, daha çok yüzerdim,
Görmediğim birçok yere giderdim.
Dondurma yerdim doyasıya, daha az bezelye.
Gerçek sorunlarım olurdu, hayali olanların yerine.
Yaşamımın her anını gerçek ve verimli kılan
insanlardandım ben.
Yeniden başlayabilseydim eğer, yalnız mutlu
anlarım olurdu.
Farkında mısınız bilmem, yaşam budur zaten.
Anlar, sadece anlar.
Siz de sadece anı yaşayın.
Hiçbir yere yanında
termometre, su, şemsiye ve paraşüt almadan
gitmeyen insanlardandım ben.
EĞER YENİDEN BAŞLAYABİLSEYDİM,
ilkbaharda pabuçlarımı fırlatır atardım.
Ve sonbahar bitene kadar yürürdüm çıplak ayaklarla.
Bilinmeyen yollar keşfeder, güneşin tadına varırdım.
Çocuklarla oynardım.
Bir şansım olsaydı eğer.
Ama işte seksen beşindeyim ve biliyorum,
ölüyorum.

EN İYİSİ OL!/Douglas Malloch

Tepenin üzerinde bir çam
olamıyorsan eğer,
Vâdide bir çalı ol, fakat ol.
Derenin kenarına en iyi küçük çalı;
Çalı ol, ağaç olamıyorsan eğer.
Çalı olamıyorsan eğer, bir parça
ot ol.
Ve daha mutlu bir yola çık;
Bir geyik olamıyorsan,
balık ol,
Ama göldeki en canlı balık.
Hepimiz kaptan olamayız,
tayfa olmamız gerek,
Hepimiz için bir şeyler var
burada.
Büyük işler var yapılacak
Ve daha küçükleri de
Ve yapmamız gereken çok yakın.
Yol olamıyorsan eğer, patika ol,
Güneş olamıyorsan, bir yıldız;
Kazancın ya da zararın ölçülemez,
Neysen - en iyisi ol!

EĞER/Rudyard KIPLING

Eğer, herkes kendini kaybedip seni suçladığında, soğukkanlılığını muhafaza edebilirsen;
Eğer, herkes senden şüphelense bile, onların bu davranışını hoş görebilirsen;
Eğer, bekleyebilir ve beklemekten yorulmazsan;
Eğer, bir iftiraya uğradığında sen de iftira etmezsen;
Eğer, sana kin besleyenlere karşı, sen kin tutmazsan;
Eğer, düşünebilir, fakat düşüncelerinin kölesi olmazsan;
Eğer, hayal kurabilir, fakat hayallerin esiri olmazsan;
Eğer, mutlulukla mutsuzluğu bir tutabilir ve bu iki yalancıyı aynı şekilde karşılayabilirsen;
Eğer, bir felâketle her şeyini bir anda kaybettiğinde, hayatını yeniden kurabilirsen;
Eğer, bütün kazancını bir anda kaybedip, yeniden sıfırdan başlayabilirsen ve kaybından dolayı hiçbir şikâyette bulunmazsan;
Eğer, sana “dayan!” diyen iradenden başka hiçbir şeyin kalmadığı zaman gene de dayanmayı başarabilirsen;
Eğer, halkla konuşurken benliğini koruyabilir ve krallarla dolaşırken benliğini kaybetmezsen;
Eğer, ne sevdiğin dostlarının, ne de düşmanlarının sözleri seni incitmezse;
Eğer, herkesi sevebilir, fakat kimseye olduğundan fazla bağlanmamayı başarabilirsen;
Eğer, her dakikanın altmış saniyesini doldurabilirsen...
İşte o zaman, dünyadaki her şey senindir!

KEFİL/Friedrich von SCHİLLER

Meros, elbisesinin altında bir hançer saklayarak, Sirakuza Kralı Denis’in yanına sokuldu. Koruyucular hemen kendisini yakalayarak zincire vurdular.
Kral öfke ile sordu:
- Bu hançerle ne yapacaktın? Söyle bakalım!
- Şehri bir zalimden kurtaracaktım.
- Bu arzunun cezasını darağacı üzerinde göreceksin.
- Ölüme hazırım. Af ve aman dilemiyorum. Yalnız bana küçük bir lütûfta bulun: Kız kardeşimle nişanlısını evlendirmek üzere üç günlük mühlet. Arkadaşım bana kefil olacak ve sözümde durmaz isem, öcünü ondan alabileceksin.
Kral kızgın bir alayla güldü ve biraz düşündükten sonra, cevap verdi:
- Sana üç gün müsaade ediyorum. Fakat bilmiş ol ki, bu müddet bittiği zaman görünmediğin takdirde, arkadaşın senin yerine geçecek ve ben seninle ödeşmiş olacağım.
Meros, arkadaşına koştu:
- Kral benim talihsiz teşebbüsümün darağacı üzerinde cezalandırılmasını istiyor. Bununla birlikte, kardeşimin evlenmesinde bulunmak üzere bana üç gün müsaade ediyor. Ben dönünceye kadar onun yanında kefil ol!
Arkadaşı hiç sesini çıkarmadan onu kucakladı, kendini zalim krala teslime gitti. Meros oradan ayrıldı.
Üçüncü gün şafak sökmeden, kardeşi ile nişanlısını birleştirmiş, mühleti geçirmemek için mümkün olduğu kadar acele geri dönüyordu.
Fakat sürekli bir yağmur çabuk yürümesine mâni oldu. Geçtiği dağlarda kaynaklar sel hâline gelmiş, dereler ırmak hâlini almıştı. Yolcu değneğine dayana dayana bir ırmağın kenarına geldiği zaman, büyüyen suların iki kıyıyı birleştiren köprüyü kırıp götürdüğünü ve kemerleri yıldırım gürültüsü ile harap etmekte olduğunu gördü. Böyle bir engel karşısında umutsuzluğa düşerek, kıyıda çırpınmaya, sabırsız bakışlarla uzakları süzmeye başladı. Gütmek istediği yere onu geçirmek için kendisini tehlikeye atacak hiçbir kayık, yaklaşan hiçbir gemi görünmüyor ve sular gittikçe deniz gibi kabarıyordu.
Kıyıya düştü ve ellerini göklere kaldırarak, ağlamaya başladı:
- Ah, Tanrım! Bu kükreyen suları sakinleştir! Zaman geçiyor. Güneş tam tepemize geliyor. Biraz daha ufka yaklaşır ise, arkadaşımı kurtarmak için çok geç kalacağım.
Dalgalar kızgınlığı arttırmaktan başka bir şey yapmıyordu. Sular suları itiyor, saatler geçiyordu. Meros artık tereddüt etmedi, hemen coşkun ırmağın ortasına atıldı. Sularla çetin bir savaş yaptı ve zaferi kazandı.
Karşı kıyıya geçince, Tanrı’ya şükrederek yürüyüşünü hızlandırmaya başladı. Birdenbire, ormanın en sık yerinde kana susamış bir eşkıya sürüsü çıkarak üzerine atıldı ve korkutucu topuzlar ile yolunu kesti.
- Benden ne istiyorsunuz? Hayatımdan başka bir şeyim yok. Onu da krala ve kurtarmaya koştuğum arkadaşıma borçluyum. - diyerek, kendisine yaklaşan bir topuzu yakaladı. Üç haydudu vurarak yere serdi, ötekiler kaçtılar.
Yakıcı bir güneş. Meros yorgunluktan kırılan dizlerinin vücudunun altından kaçtığını hissediyordu.
- Ne işitiyorsun? Bu güzel sesi çıkaran acaba bu dere mi?
Durarak dinledi. Yanındaki taşlıktan neşeli bir kaynak fışkırıyordu. Sevincinden sarhoş olan yolcu eğildi ve yanan vücudunu serinletti.
Güneş şimdi bakışlarını yapraklar arasından uzatarak, yol boyunca dev gibi gölgelerle ağaç şekilleri işliyordu. İki yolcu geçti. Meros onlardan hemen uzaklaştı.
Fakat aralarında bir şey konuştuklarını işitmişti:
- Şu an onu darağacına çekiyorlar!
Yetişememek ihtimali Meros’a kanat verdi ve korku kendisini kamçıladı. Sonunda, uzaktan batan güneş altında Sirakuza şehrinin kuleleri göründü. Çok geçmeden evinin sadık bekçisi Flostratus’a tesadüf etti.
Flostratus onu hemen tanıdı ve titredi:
- Kaç! Artık arkadaşını kurtarmanın zamanı geçti. Hiç olmazsa kendi canını kurtar. Şu dakikada o can veriyor. Her an hiç umudunu kaybetmeden seni bekliyordu ve zalimin alayları sana olan itimadını sarsmamıştı.
- Pekalâ, mademki onu kurtaramayacağım, onun felâketini paylaşmalıyım. O kanlı zalim, “Bir dost, bir dosta ihanet etti!” demesin. Bir yerine iki kişiyi kurban ederek, fazilete daha çok insansın.
Meros, şehrin kapılarına geldiği zaman güneş batıyordu. Darağacını ve etrafında halkı gördü. Arkadaşını, asmak için bir ipe takmışlar, henüz kaldırıyorlardı.
- Dur cellat! İşte, ben geldim. Bu adam benim kefilimdir.
Halk hayret içinde kaldı. İki arkadaş yarı sevinç içinde kucaklaştılar. Hiç kimse bu manzara karşısında duygusuz kalamazdı. Kral bile bu parlak haberi heyecanla öğrendi ve ikisini de huzuruna getirtti.
Uzun bir müddet seyrettikten sonra:
- Hareketiniz kalbimi size bağladı, - dedi. - Demek ki mertlik ve dostluk bağlılığı boş kelimeler değilmiş. Şimdi benim de sizden bir ricam var. Beni de dostluğunuza kabul edin ve üçümüzün kalbi bundan sonra bir olsun.

DENEYİMLER

“ZORLUKLAR, ARKASINA SIĞINILACAK BİRER MAZERET DEĞIL, AKSİNE MÜCADELE EDİLİP AŞILACAK ENGELLERDİR.” ATATÜRK

“ENGELLERİ AŞMAK, VAROLUŞUN EN BÜYÜK HAZIDIR.”
Schopenhauer

“İmkânsızlık, yalnızca sersemlerin sözlüğünde bulunan bir kelimedir.”
Napoléon

“Bir kimsenin kendi içinde ne olduğu ve kendinde neye sahip olduğu, kısacası onun kişiliği ve değeri, mutluluğunun ve esenliğinin biricik dolaysız nedenidir. Yazgı değişebilir, kendi niteliğimiz hiçbir zaman değişemez. Kendi kendine yetmek, kendi kendisi için her şey olmak, tüm varlığımı kendimde taşıyorum diyebilmek, mutluluğumuz için en yararlı özelliktir. İnsanın içinde olan, en uzun süre dayanır.” Schopenhauer

“Çünkü doğaya güvenilir, paraya değil.”
Aristoteles

“İnsana olanlar değil, o insanın içinde olanlar önemlidir.”
Luis Mann

"Bir kimsenin yalnızca kendi kendine bağlı olduğunda ve kendinde her şeye sahip oluğunda, mutlu olmaması mümkün değildir." Cicero


Kolay şey değildir mutluluk,
çok zordur ve içimizdedir;
başka yerde bulunması olanaksızdır.
Chamfort

Yeryüzü çocukların en yüce mutluluğu
Sadece insanın kendi kişiliği.
Goethe

"Mutluluğun onda dokuzu yalnızca sağlığa dayanır. Sağlık, mutluluğun en önemli unsurudur. Sağlık, kısmen güzellikle akrabadır. Güzellik, kalpleri bizim için önceden kazanan bir tavsiye mektubudur." Schopenhauer

"Mutluluk, yetinmeyi bilenlerindir."
Aristoteles

"Zihinsel huzur, mutluluk unsurudur."
Schopenhauer

"Bizi her şeyden daha çok dolaysızca mutlu eden, keyifli bir ruh halidir."
Schopenhauer

İyi ruh halini algıla,
Çünkü çok nadir gelir.
Goethe

"Öğrenmek, mutluluk açısından vazgeçilmezdir."
Schopenhauer

"Öğrenmekten başka bir mutluluk duyumsamıyorum."
Petrarca

"Mutluluğun iki düşmanı - acı ve can sıkıntısıdır. İçsel boşluk, zaman öldürmeyi yaratır." Zihinsel bir uğraşı içermeyen boş zaman ölümdür ve diri diri gömülmektir."
Schopenhauer

"Boş zaman, cahillerin can sıkıntısıdır. Mutluluk, kendi kendine yetenlerindir."
Aristoteles

"Hiçbir şey, her yönüyle mutlu değildir."
Horatius

"Sapsız lotus olmaz."
Hint atasözü

"Tüm aptallık, kendi kendisinden bıkmaktan mustariptir."
Seneca

"Yaşam devinimde vardır ve özü devinimdedir."
Aristoteles

"Olağanüstü tüm insanlar melankoliktirler."
Aristoteles

"Bilgelik, bir mirasla birlikte iyidir ve insanın güneşe sevinmesine yardımcı olur."
Koheleth

"Mutluluk, eylemleri arzuya göre yapma eğilimin uygulanmasıdır."
Stobaeos

Bakıyorsun, zenginin biri bunalmış
Konağında oturmaktan, çıkmış; gelgelelim
Hemen dönüyor geri, dışarıda da sıkılıyor çünkü.
Yazlığa gitmeye kalkıyor bu kez,
Atları öylesine kırbaçlıyor ki:
Ama daha adımını atar atmaz eşikten,
Başlıyor esnemeye, uykuya sığınarak,
Unutmayı deniyor ya da kente dönüyor geri.
Lucretius

"Biricik tükenmez kuvvet, istençtir."
Schopenhauer

"Akıl/zekâ ülkesinde acı hüküm sürmez, her şey bilgidir."
Schopenhauer

"Gerçek gereksinimler olmadan, gerçek hazlar alınamaz."
Voltaire

"Doğanın entelektüel açıdan oldukça zengin bir biçimde donattığı bir kimse en mutlu kişidir."
Schopenhauer

Gerçek zenginlik sadece ruhun içsel zenginliğidir,
Geri kalan ne varsa, kazançtan çok belâ getirir.
Lucian

"Mutluluk, kendi kendine başbaşa kalmakta görünüyor."
Aristoteles

"Socrates, kendi kendisiyle baş başa kalmayı, en güzel mülk olarak övüyordu."
Laertius

"Hangi türden olursa olsun, olağanüstü engellenmeden işleyebilmek, asıl mutluluktur."
Aristoteles

"Bir yetenekle, bir yetenek için doğan bir kimse, bu yetenekte kendisinin en güzel varoluşunu bulur." Goethe

"Düşünmek, mutluluğun asıl bölümüdür."
Sophocles, "Antigone"

"Düşünmekte, tatlı bir yaşam yoktur."
Sophocles, "Aias"

"Çok hikmette çok keder vardır."
Eski Ahit

"Düşünceler bitmez tükenmezdirler ve kendinde masum ve zararsızdırlar."
Schopenhauer

"Zenginlik deniz suyu gibidir: Ne kadar çok içilirse, o kadar çok susanır. Aynı şey ün için de geçerlidir." Schopenhauer

"Üne ulaşmak ne denli zorsa, onu elde tutmak da o denli kolaydır. Ün, onurla karşıtlık içinde yer alır. Onur herkese, hatta veresiye verilir: Yeter ki onu korusun. Ama asıl görev de burada yatmaktadır: Onur, tek bir uygun olmayan eylem yüzünden bir daha geri gelmeyecek bir biçimde biter. Buna karşılı ün, aslında hiç yitmez: Çünkü üne ulaşmasını sağlayan eylem ya da yapıt her zaman için sabittir ve bunun ünü, eylemin ya da yapıtın sahibine ününe yeni ünler eklemese de kalır."
Schopenhauer

"Mutluluk öğretisi açısından ün, gururumuz ve kibirimiz için en ender ve en lezzetli lokmadan başka bir şey değildir."
Schopenhauer

"Ünün ve gençliğin bir arada olması, bir ölümlü için çok fazladır."
Schopenhauer

"Hoşnutsuzluğun nedeni, isteklerimizin katsayısını daha yukarı çıkarma yönündeki çabalarımızı, bunu engelleyen öteki katsayının sabitliğine karşılık sürekli yinelememizdir."
Schopenhauer

Aşağılık olandan,
Yakınmasın kimse:
Çünkü güçlü olandır o,
Sana söylendiği gibi.
Goethe

"Sadece iki günümüz var yaşamak için: Bu günleri de aşağılık heriflerin önünde diz çökerek geçirmeye değmez."
Voltaire

Evin darlığı kuvvetleri geliştirmeyi engelliyorsa
Yükseğe çıkmak zordur.
Juvenal

"Bir kimsenin sahip olduğu şeylere, kadın ve çocukları katmadım; çünkü daha çok bunlar o kimseye sahip olurlar. Arkadaşlar ise bu kalemde sayılabilir: Ama burada da sahip olana ötekiler tarafından eşit ölçüde sahip olunmalıdır."
Schopenhauer

"Bizim başkalarının gözündeki varoluşumuz, doğamızın özel bir zayıflığı sonucunda istisnasız bir biçimde çok abartılır; oysa en küçük bir düşünüş bile, kendi başına bunun, bizim mutluluğumuz açısından önemsiz olduğunu gösterebilir."
Schopenhauer

"Öncelikle çok önem taşıyan iç huzuru ve bağımsızlık."
Schopenhauer

Onu ezen ve yücelten ne denli azsa,
Övgü için o denli yanıp tutuşur.
Schopenhauer

"Başkalarının görüşüne haddinden fazla değer vermek, genel olarak hüküm süren bir kuruntudur." Schopenhauer

"Ün arayışı, bilge kişinin bırakacağı en son şeydir."
Tacitus
"Soylu olan zordur."
Schopenhauer

"Çalışarak elde ettiğin gururuna sahip çık."
Horatius

"Büyük yığının gözleri ve kulakları vardır, ama bu çok bir şey değildir ve üstelik yok denilecek kadar az yargı gücü ve çok az belleği vardır."
Schopenhauer

"Tüm girişimlerimizde başkalarına da gereksindiğimizden ve onların da görüşünün bizim için çok büyük, ama yine de dolaylı bir değeri vardır."
Schopenhauer

"Ama bundan sonra dişi cins bir bütün olarak ve beraberlik içinde, bedensel ve zihinsel güçleri doğal olarak daha üstün olduğu için tüm dünyevî mallara sahip olan, elindeki aracılığı ile dünyevî malların mülkiyetine ulaşabilmek için, yenilmesi ve fethedilmesi gereken ortak bir düşman olarak erkek cinsinin karşısına çıkar... Herkes bir tür teslimiyet olan evliliğe zorlanır."
Schopenhauer

"Bir adamın onuru, onun yaptıklarına değil, hangi acıları çektiğine, başına neler geldiğine bağlıdır."
Schopenhauer

"Karşıtlar birbirinden nefret ederler ve ağır basan üstünlüklerin görülmesi, değersizliğin sessiz öfkesini doğurur." Schopenhauer

Düşmanlarından ne yakınırsın?
Senin olduğun gibi oluşunu,
Sessizce, sonsuz bir suçlama olarak gören,
Dostların gibi mi olsalardı?
Goethe

"Her utancın dikeni vardır, akıllı ve onurlu adamlar bunu taşımakta en çok zorlananlardır."
Cicero

"Bir suçlamayı hak etmediğinin gerçekten bilincinde olan bir kimse, bu suçlamayı sakince küçümseyecektir."
Schopenhauer

"Dünyada gerçek felâketlerden o kadar çok var ki, bunların sayısını beraberinde yine gerçek olanlarını getiren hayalî felâketlerle artırmaya hakkımız yok; ama söz konusu aptalca ve kötülükçü ön yargı tam da bunu yapmaktadır."
Schopenhauer

"Ün ve onur ikiz kardeşler. Ün, ölümlü onurun ölümsüz kardeşidir."
Schopenhauer

"Büyük yürek - eylem (geçici). Büyük kafa - yapıt (kalıcı)."
Schopenhauer

Bunu kendi bildiğimce söylemem, bir mucize değil,
Ve onlar, kendi kendilerini beğenerek, kapılırlar kuruntusuna
Övgüye değer olduklarının: Bu yüzden görünür köpek, köpeğe
En güzel varlık olarak, öküz de öküze,
Eşek de eşeğe ve domuz da domuza.
Epicharmos

En mutlu sözcük bile gülünç duruma düşer
Onu dinleyen kulak çarpıksa eğer.
Goethe

Etkili olamıyorsan, her şey ruhsuz kalıyor,
Kendini üzme!
Bataklığa düşen bir taş
Halkalar oluşturmaz.
Goethe

"Bu tür yapıtlar birer aynadır, bir maymun baktığında orada bir havari göremez."
Lichtenberg

Çoğun en iyi yeteneklerin
En az sayıda hayranı olmasını,
ve dünyanın en büyük bölümünün
Kötüyü iyi sanmasını,
Her gün görüyoruz bu felâketi.
Peki nasıl korunulur bu vebadan?
Kuşkuluyum bu belânın
Dünyamızdan kovulacağından.
Yeryüzünde tek çare vardır,
Ancak son derece zordur;
Deliler bilge olmalılar;
Gelin görün ki olmayacaklar.
Şeylerin değerini asla bilmez onlar,
Gözleri kapalıdır, akılları değil;
İyi olanı hiç görmediklerinden
Sürekli överler kısıtlı olanı.
Gellert

Başkalarını onurlandığımızda,
Kendimizi soysuzlaştırmak zorundayız.
Goethe

Görseniz, nasıl tavır aldıklarını,
Kendileri biraz ışısınlar diye,
Beni yadsımaya hazır olanların.
Goethe

"Her varlık daha çok kendi kendisi yüzünden, bu yüzden de öncelikle kendinde ve kendisi için yaşar ve var olur. Bir kimsenin ne olduğu, hangi biçimde olursa olsun, her şeyden önce... ve esas olarak kendisi içindir: Ve burada fazla değeri yoksa, onun değeri genel olarak da çok değildir."
Schopenhauer

"Bir kimseyi kıskanmaya değer yapan, yargı gücü bulunmayan kandırılmış büyük kitle tarafından büyük bir adam olarak görülmesi değil, onun büyük adam olmasıdır; sonraki kuşakların adını duyması değil, yüzyıllar boyunca korumayı ve üzerinde düşünülmeyi hak eden düşünceler üretmesi büyük bir mutluluktur."
Schopenhauer

"Zevkin değil, acısızlığın peşinden koşar akıllı kişi."
Schopenhauer

"Akıllı kişi, hazzı değil, acısızlığı hedefler."
Aristoteles

"Mutluluk yalnızca bir düştür; ve acı gerçektir."
Voltaire

"Tüm mutluluklar hayalet gibi, acılar ise gerçektir. Akıllı karakterler, hazdan çok, salt acısızlığa ve rahatsız edilmedikleri bir duruma ulaşmaya çabalayacaklardır."
Schopenhauer

"Yaşamından mutluluk öğretisi açısından bir sonuç çıkarmak isteyen kimse, hesabını, tattığı zevklere göre değil, atlattığı belâlara göre yapmalıdır. Yaşamını ancak hem zihinsel, hem bedensel çok büyük acılar yaşamadan geçiren kimse, en mutlu yazgıya sahiptir; ama en canlı zevkleri ya da en büyük hazları tatmış olan değil. Acıların yokluğu, yaşamın mutluluğunun ölçütünü oluşturur. Acısız bir duruma bir de can sıkıntısının yokluğu eklenirse, işte o zaman dünyevî mutluluğa büyük ölçüde erişilmiştir: Çünkü geri kalan bir hayaldir. Acılardan kaçınmak için hazlardan vazgeçilirse, kâr edilmiş olunur. Bilge kişi, belâlardan kaçınır. En büyük gerçek mutluluk, acısız durumdur."
Schopenhauer

"Bir belâdan kurtulmak isteyen, ne istediğini her zaman biliyordur; elindekinden daha iyisini isteyen ise, tamamen bakar kördür."
Goethe

"Daha iyi, iyinin düşmanıdır."
Fransız deyimi

"Hazlar, bizi acıya düşüren tuzaklardır."
Schopenhauer

"Hepimiz Arkadya'da doğduk."
Schiller

"Hiçbir şey bizim değil, her şey kendisine aittir."
Schopenhauer

"Çok mutsuz olmamanın en güvenilir yolu, çok mutlu olmayı istememektir. Büyük felâketleri çağıran, tam da mutluluk, ün ve haz için çabalamaktır. Büyük mutsuzluktan kaçınmanın en güvenilir yolu, istençleri, her türden olasılıklara karşılık, olabildiğince düşük tutmaktır. Mutlu olmak gerektiği kesin varsayımıyla mutluluk peşinde koşmak, daha avantajlı olan yaşamın birinci yarısını, yani gençlik yıllarını bulandırır, hatta mutsuz kılar."
Schopenhauer

"Hiçbir insanî şey de, uğrunda büyük gayrete değmez."
Platon

"Çok mutlu olmak zor değil, bütünüyle olanaksızdır."
Schopenhauer

Altın bir orta yolun dostu olan herkes,
Uzak tutar kendini hem kirinden yoksulluğun,
Hem de akıllıysa eğer,
Kıskanılası parıltısından sarayın.
Tepedeki lâdin, rüzgârın en sertiyle devrilir,
Dağın zirvesi karşılaşır yıldırımla ilk önce
Yüksek kuleler çöktüklerinde neden olurlar
En büyük yıkıma.
Goethe

Bir dünya malı elinden gittiyse,
Üzülme buna, hiçtir o;
Ve bir dünya malı geçtiyse eline,
Sevinme buna, hiçtir o.
Önünden geçer acılar ve zevkler
Geç dünyanın önünden, hiçtir o.
Anwari Soheili

"Dünyadaki hemen her şeyin içi, boş fındıklar: Yemiş daha nadiren vardır ve daha nadiren kabuğun içindedir." Schopenhauer

"Olağanüstü şeylerin çoğu tiyatro dekoru gibi salt birer görüntüdürler ve onlarda konunun özü eksiktir." Schopenhauer

"Toplum, çevre, salonlar, dünya denilen şey, perişan bir tiyatro oyunudur; ilgi çekmeyen, yalnızca makineler, kostümler ve dekorlar sayesinde biraz tutunan, kötü bir operadır."
Chamfort

Neden yorarsın zayıf ruhunu
sonu gelmez plânlarla?
Schopenhauer

"Başlangıç noktasında yaşam sonsuz, yolun sonundan geriye doğru baktığımızda ise çok kısadır." Schopenhauer

"Çoğu kimse fazlasıyla bugünde yaşar, bunlar düşüncesizlerdir. Bazıları da fazlasıyla gelecekte yaşar, bunlar da korkaklar ve endişelilerdir. Bir kimsenin doğru ölçüyü tutturduğu ender görülür." Schopenhauer

"Geçmiş için surat asarak, gelecek için kaygılanarak şimdiki zamanı berbat etmemeliyiz."
Schopenhauer

Şimdiki zaman, güçlü bir tanrıçadır.
Goethe

"Şimdiki zamanın ve böylelikle tüm yaşamın keyfini çıkarmaya bakmak gerekir. Ben davamı hiçliğe yerleştirdim." Goethe

Kendine iyi bir hayat mı kurmak istiyorsun?
Geçmişi hiç dert etmeyeceksin,
Kendini hep yeni doğmuş sayacaksın,
Her gün, ne istediğini sana söyleyecektir.
Kendi işinden zevk alacaksın,
Başkalarının yaptıklarına değer vereceksin.
En küçük şey senin canını sıkmak ister,
Sense hep gününü gün edeceksin.
En önemlisi, hiç kimseden nefret etmeyip,
Yarını Tanrı'ya bırakacaksın.
Goethe

"Her güzel günü özel bir yaşam olarak gör."
Seneca

"Güzel günlerimizi, onların farkında olmadan yaşarız."
Schopenhauer

"Boş zamanda huzur içinde olmak zordur."

Schopenhauer

"Bedenimiz naslı giysilerle örtülüyse, zihnimiz de yalanlarla örtülüdür."
Schopenhauer

"İnsan, kendinden başka bir kimseye belli bir kesinlikle güvenemez."
Schopenhauer

"Yalnızlık özgürlüktür. İnsan yalnız olabildiği sürece bütünüyle kendisi olur. Yalnızlığı sevmeyen, özgürlüğü de sevmez: Çünkü insan ancak yalnız olduğunda özgürdür."
Schopenhauer

"Yalnızlık kurtuluştur."
Schopenhauer

"Yalnızlık, mutluluğun ve içsel huzurun kaynağıdır. İçsel değerinin ölçüsüne göre yalnızlıktan hoşlanılır." Schopenhauer

"Yalnızlık içinde zavallı kişi tüm zavallılığını, büyük zihin bütün büyüklüğünü duyumsar, herkes kendini olduğu gibi duyumsar."
Schopenhauer

"Yalnızlık güzel bir şeydir. Eğer insanın iç huzuru ve belli bir işi varsa."
Goethe

"Zorlama, her toplumun ayrılmaz arkadaşıdır ve insanın kendi bireyselliği ne denli önemliyse, o denli ağır gelen fedakârlıklar ister."
Schopenhauer

"Herkes ancak kendi kendisiyle bir uyum içinde olabilir. İnsanın kendi benliği ne denli büyük ve zenginse, bu yoksul dünyada bulabileceği en mutlu durumu tadar."
Schopenhauer

"Biricnsi sağlık, ikinci yüreğin hakikî, derin huzuru ve tam bir iç rahatlığı ancak yalnızlıkta bulunabilir ve sürekli bir ruh hali olarak ancak en derin inzivada sürdürülebilir."
Schopenhauer

"Toplum - koro. Yalnız, tam bir insan, zihinsel dünyası zengin - virtüoz/piyano. Toplum - eziyet, baskı, kötü şeylerin en kötüsüdür. Toplum içine girmekten hoşlanmayan, büyük özellikleri olan bir adamdır." Schopenhauer

"Arkadaş canlılığı, entelektüel değerle ters orantılıdır."
Schopenhauer

"Tüm belâlar, yalnız kalma yeteneğimizin olmayışından gelir başımıza."
La Bruére

"Beslenmede perhiz bizi bedensel açıdan sağlıklı yapar, insanlarla ilişkide perhiz ruhumuza huzur verir." Schopenhauer

"Yalnızlıkla dost olan, hatta onu seven birisi, bir altın damarı bulmuştur."
Schopenhauer

"Yalnızlık her insanın doğal durumudur: Onu yeniden Adem olarak başlangıçsal, kendi doğasına uygun bir mutluluk içine sokar."
Schopenhauer

"Yeryüzü, kendileriyle konuşmaya değmeyen insanlarla kaynıyor."
Voltaire

Yalnız bir yaşamı sürekli aradım
(Dere, tarla ve orman tanıktır buna),
Işığın yolunu bulmama yaramayacak,
O budala kafalardan kaçarak.
Petrarca

"Güvenlik, yalnızlıktadır."
Sadi

Kaç ruhum, kaç, yoksa ölürsün acıdan.
Yalnızlık zordur, ama yine de toplulukla olma;
Yoksa her yerde bir çölün içinde kalırsın.
Silesius

"Dünyada bir cennet yaşamı tatmak isteyenler, hep bir ağızdan 'bak, uzun bir süre kaçtım ve yalnızlık içinde kaldım' demişlerdir."
Jordanus Brunus

"Kendini yalıtmayı ve yalnızlığı besleyen, aristokrat bir duygudur."
Schopenhauer

"Büyük kafalar, tüm insan soyunun asıl eğiticileridir. Soylu zihinler, gençliklerinden başlayarak, ötekilerden belirgin bir biçimde değişik varlıklar olduklarını duyumsarlar, ama ancak yavaş yavaş, yılların içinden geçerek, durumun açık bir bilgisine ulaşırlar; bundan sonra ötekilerden zihinsel uzaklıklarının yanı sıra fiziksel bir uzaklığın bulunması ve kendisi de genel sıradanlıktan az ya da çok dışlanmamış olmadıkça, hiç kimsenin onlara yaklaşmaması kaygısını da taşırlar. Büyük kafalar yüksekte yalnız yaşarlar. Akraba ruhlar, uzaktan selâmlaşırlar."
Schopenhauer

Bırak kendi tasanla oynamayı,
Bir akbaba gibi, yaşamını kemiren:
En kötü toplum bile duyumsatır sana,
İnsanların arasında bir insan olduğunu.
Schopenhauer

"Yalnızlık, tüm seçkin zihinlerin yazgısıdır."
Schopenhauer

"İnsan, yalnızlığın içinde, suyun içindeki balık gibidir."
Schopenhauer

"Yalnızlık duyarlılıktır."
Schopenhauer

"Toplum ateştir."
Schopenhauer

"İnsanarın kıskançlığı, kendilerinin ne denli mutsuz duyumsadıklarını gösterir: Başkalarının yaptıklarına ve ettiklerine sürekli dikkat ediyor olmaları, canlarının ne denli sıkıldığını gösterir."
Schopenhauer

"İnsan, karşılaştırma yapmadan, kendinde olana sevinmeli: Daha mutlu birini rahatsız eden kimse, asla mutlu olmayacaktır." Seneca

"Senin önünde ne çok kimse olduğunu görürsen, ne çok kimsenin de senin arkanda olduğunu düşün." Seneca

"Üç türlü aristokrasi vardır: 1. Doğuştan ve rütbeden gelen aristokrasi, 2. Para aristokrasisi, 3. Zihinsel aristokrasi." Schopenhauer

"Ayrıcalıklı kafalar, prenslerle aynı düzeydedirler."
Büyük Frederik

"Atını iyi eyerle ve üzerinde sakin dur."
İtalyan atasözü

"Yine de kötü bir sonuç ortaya çıkarsa, bunun nedeni, tüm insanî olayların rastlantıya ve yanılgıya tâbi olmasıdır." Schopenhauer

"Karşımıza çıkan her belânın suçunun en azından herhangi bir noktada bizde.”
Socrates

"Kendi suçumuz olmadan çektiğimiz acıların sayısı çok azdır."
Schopenhauer

"Kendi kendisinden hoşnut olmamanın büyük acısı çekilir, ama dayak yemeyen, eğitilmiş sayılmaz." Schopenhauer

"Her belirsizlik güvensizlik doğurur."
Schopenhauer

"Gece her şeye ve herkese kendi kara boyasını sürer."
Schopenhauer

"Gece boyalıdır, gündüz beyazdır."
İspanyol atasözü

"Nahoşlulukları soğukkanlılıkla karşıla."
Schopenhauer

"Çoğunlukla, bulanık şimdiki zamanı elverişli olanaklar üzerinde kuramsal araştırma yaparak aydınlatmaya çalışır ve bu arada, her biri hayal kırıklığına gebe bir türlü hayaîi umut düşünürüz, bu umut katı gerçekliğe çarpıp parçalandığında, hayal kırıklığı hiç de eksik olmaz."
Schopenhauer

"Düşüncelerimizin çekmeceleri olmalı."
Schopenhauer

"Herkese boyun eğdirmek istiyorsan, kendin akla boyun eğmelisin."
Seneca

Yaptığın işin arasında, sürekli oku ve danış bilgelere
Yaşamını ılımlı geçirmek için ne yapman gerektiğini;
Yönlendirmesin ve ezmesin diye seni, ne doymak bilmez hırs,
Ne de yararsız şeylere duyduğun merak ve umut.
Horatius

"Düşünmek, beynin organik işlevidir."
Schopenhauer

"Acının gerçek yeri, beyindir."
Schopenhauer

"Saat için kurulmak neyse, insan için uyku odur. Uyku, önceden ödünç aldığımız ve bu yüzden, bir gün içinde tükettiğimiz yaşamı yeniden elde ettiğimiz ve yenilediğimiz bir parça ölümdür. Uyku, ölümden, yaşamın ayakta tutulmasını ödünç alır. Ya da, kendisi sermaye olan ölümün, faizidir. Faizler ne denli yüksek ve düzenli ödenirlerse, sermayenin ödenmesi o denli gecikecektir."
Schopenhauer

"Herkes bir başkasına, ancak bir küçük telin ona ifade ettiğini ifade eder."
Schopenhauer

"Özen - zarar/yitimden, hoşgörü - tartışma/kavgadan korur."
Schopenhauer

"Birini değiştiremeyeceğinize göre, o halde ondan yararlanmayı düşünmeniz en akıllıca davranıştır." Schopenhauer

"Sevgi öznel - daha yararlı; saygı nesnel - değerimize bağlı, doyum verir."
Schopenhauer

"Hoşumuza gidilmesi için gereken zihin derecesi, bizim zihin derecemizin ne olduğunun tam ölçüsünü verir." Helvetius

"Gereksinim duyulmasını göstermek, ilişkideki üstünlüğü sağlar. Biri bizim için çok değerliyse, bunu ondan suçmuş gibi gizlemeliyiz."
Schopenhauer

"Saygı duymayana saygı duyulur."
İtalyan atasözü

"İnsanlarda, çoğunlukla, iyi kötüye üstün gelseydi; onların korkusundan çok onların adaletine, hakkaniyetine, minnettarlıklarına, sadakatine, sevgisine ya da merhametine güvenmek tavsiye edilirdi; ama durum tersi olduğu için, tersi tavsiye edilir."
Schopenhauer

"Karakter değişmez: Bir insanın özelliğini unutmak demek, zorlukla kazanılmış parayı sokağa atmak demektir." Schopenhauer

"Vazgeçmek ve unutmak - değerli deneyimleri pencereden dışarı atmak demektir."
Schopenhauer

"Dünyanın gidişi - vahşiler birbirini yiyor, evcilleşmişler birbirini dolandırıyor."
Schopenhauer

"Tüm savaşlar, çalmak için yapılır."
Voltaire

"Doğa, yabayla güdüldüğünde gerisin geriye döner."
Alman deyimi

"Doğal olmayan her şey eksiktir."
Napoléon

"Tangırdayan nalın bir çivisi eksiktir."
İspanyol atasözü

"Kendimizi iyileştirmek için aynaya gerek duyarız."
Schopenhauer

"Akıl ve zekâ, nefretle öfke uyandırır. Çünkü zihinsel üstünlük, hayvanlar karşısındaki tek üstünlüktür. Bu yüzden zihinsel üstünlük lânetlenir, akıllı kişiler de aşağılanır."
Schopenhauer

"Akılsız bir kişi, akıllı bir kişiye, akıllının akılsıza duyduğu soğukluktan yüz kat daha fazla bir nefret duyar."
Schopenhauer

"Sevilmenin biricik yolu, en saf hayvanın postuna bürünmektir."
Gracian

"Önemli belânın ve kişisel zayıflığın açıkça anlatılması, insanları keyiflendirir."
Schopenhauer

"En iyi arkadaşlarımızın mutsuzluğunda her zaman, hoşumuza giden bir şeyler buluruz."
Rochefoucauld

"Arkadaşlıklar ve dostluklar, dünyada ilerlemek için asıl araçlardır. Ama büyük yetenekler insanı her zaman gururlu kılar ve böylelikle yetenekleri az olanlara yaklaşmak için uygun değillerdir, hatta, bu ikinciler karşısında büyük yeteneklerin gizlenmesi ve yadsınması gerekir. Yeteneklerin az olduğunun bilinmesi, bunun tersi bir etki gösterir: Alçakgönüllülükle, kibirsizlikle, yardımseverlikle ve kötü olana karşı saygıyla iyi geçinir ve bu yüzden arkadaşlar ve koruyucular edinir. Bu söylenenler salt devlet hizmeti için değil, aydınların dünyasındaki onur mevkileri, şerefler ve hatta ün için geçerlidir. Örneğin, akademilerde vasatlık hep en tepelerdedir, meziyet sahibi insanlar ise oraya ya geç çıkarlar ya da hiç çıkmazlar ve her yerde durum böyledir."
Schopenhauer

"Başkalarına güvenmemizde, çoğu kez üşengeçliğin, bencilliğin ve kendini beğenmişliğin büyük payı vardır: Kendimiz araştırmamak, nöbet tutmamak, bir şey yapmamak için başkasına güvendiğimizde, üşengeçliğin; kendi sorunlarımız hakkında konuşma gereksinimi bizi başkalarına bir sır vermeye yönelttiğinde, bencilliğin; kendimize iyilik yapmamız söz konusu olacaksa, kendini beğenmişliğin payı vardır. Bu güvenimize saygı duyulmasını istemekten de geri kalmayız."
Schopenhauer

"Nezaket, birinin sefilliğini ahlâkî/entelektüel karşılıklı olarak görmezden gelmektir. Nezaketsizlik aptallıktır: Nezaketsizlik yüzünden gereksiz yere ve bile bile düşman kazanmak, tıpkı insanın kendi evini kundaklaması gibi bir çılgınlıktır. Sıcaklık balmumu için neyse, nezaket insan için odur. Nezaketi gururla birleştirmek bir ustalık işidir. İlgileniyormuş gibi yaparken, onlarla ilgilenmemektir. Sıradan nezaket - sırıtan maske."
Schopenhauer

"Kimseyi örnek alma, kendin ol."
Schopenhauer

"Aptallara aldırma, çünkü insanları incitmek kolay, iyileştirmek ise zor, hatta olanaksızdır."
Schopenhauer

"Düşmanının bilmemesi gereken şeyi, dostuna söyleme. - Sırrımı saklarsam, benim tutsağım olur; açığa vurursam, ben onun tutsağı olurum. - Susma agacının dallarında, huzur meyvesi vardır."
Arap deyimleri

"Tüm kişisel olaylarımıza birer sır gözüyle bakmalıyız ve gözle görülenlerin dışında, yabancı kalmalıyız." Schopenhauer

"Kurnazlık, sır tutmaktır."
Schopenhauer

"Tüm dünya bilgeliğinin yarısı 'ne sevmek, ne de nefret etmek', öteki yarısı ise 'hiçbir şey söylememek ve hiçbir şeye inanmamak'tır".
Schopenhauer
"Kendini övme!"
Schopenhauer

"Dolandırmada dolaysız bir bilgelik alırız."
Schopenhauer

"Budalaca sadakat/dostluktan korun."
Schopenhauer

"Sadece soğuk kanlı hayvanlar zehirlidir."
Schopenhauer (öfke için)

"İnsanın yaşamı, esas olarak her yerde aydındır."
Schopenhauer

"Başımıza gelen olaylar kurabiyelere/kaleydoskopa benzerler."
Schopenhauer

"Dünyaya hükmeden üç güç: Akıllılık, güçlülük, şanstır."
İsimsiz

"Oğluna şans ver de sonra istersen denize at."
İspanyol atasözü

"İnsan yaşam yoluna dönüp baktığında, bu yaşamın 'lâbirent gibi karışık ilerleyişini' bir bakışta gördüğünde ve böylece kimi kaçırılmış mutlulukları, kimi çağrılmış mutsuzlukları görmek zorunda kaldığında, kendi kendini suçlamakta aşırıya gidebilir. Çünkü kendi yaşamımızın akışı, kesinlikle salt kendi eserimiz değildir; tersine, iç içe geçen ve birbirlerini karşılıklı olarak değiştiren iki unsurun, yani olayların sıralanışının ve kendi kararlarımızın sıralanışının bir ürünüdür. Dahası, her ikisinde de ufkumuz çok sınırlıdır, hangi kararları vereceğimizi çok önceden kestiremeyiz ve olayları da önceden göremeyiz, tersine, ikisinden de yalnızca o andakileri çok iyi bilebiliriz. Bu yüzden, hedefimiz henüz uzakta olduğu sürece ona doğru dümen kıramayız bile; tersine, yönümüzü sadece yaklaşık olarak ve tahminlere göre buluruz, yani sık sık rüzgâra karşı yol almamız gerekir. Yapabileceğimiz tek şey, kararlarımızı her zaman, bizi asıl hedefe götürecek isabetlilikte olmaları umuduyla, o anki koşullara göre vermektir." Schopenhauer

"Yazgı, iskambil kağıtlarını karıştırır, biz de oynarız."
Schopenhauer

"İnsanların yazgı dedikleri şey, yalnızca aptalca attıkları adımlardır."
Schopenhauer

"İnsan yaşamı zar atmak gibidir, atış istediğin gibi gelmezse, rastlantının
sunduğunu sanatın düzeltmesi gerekir."
Terenz

"Zarların demir gibi düştükleri bu dünyada, yazgıya karşı zırhlı ve insanlara karşı silâhlı, demir gibi bir akla gerek vardır. Çünkü tüm yaşamımız bir savaşımdır, attığımız her adımda çatışma çıkar."
Schopenhauer

"İnsan dünyada kılıcını çekerek varlığını sürdürür ve elinde silâhla ölür."
Schopenhauer

"Belânın karşısında sinme, onu yüreklilikle karşıla; diren!"
Schopenhauer

Yer yerinden oynarken,
Üzerine düşen yıkıntılar yıldırmıyor onu.
Schopenhauer

"Yaşamın mülkleri bir yana, tüm bir yaşamın kendisi bile yüreğin korkakça çarpmasına ve büzüşmesine değmez: Bu yüzden cesur yaşayın ve göğsünüzü yazgının darbelerine gerin."
Schopenhauer

"Sürekli hazırlıklı ol, önceden öngör, soğukkanlılığını koru, miğferli Siegfried gibi ol!"
Schopenhauer

"İnandığımızdan daha budalayız."
Schopenhauer

Haydi yavrum, sık kendini, kafanı yor,
Bul ödülü elden kaçırmamanın yolunu.
Kafadır oduncuyu oduncu yapan, gücü değil.
Şarap rengi denizi allak bullak edince rüzgârlar,
Dümenci kafayla yönetir hızlı gemisini.
Arabacı da kafayla yener arabacıları.
Kimi güvenir atlarına arabasına,
Alanın iki ucunda da uzaktan döner sınırı,
Atları dolanır durur, tutamaz onları.
Kimi daha az değerli atlar sürse de,
Çıkarını düşünür, gözden çıkarmaz sınırı,
Dönüp geçer sınırın dibinden,
Sıkı tutmak gerektiğini hiç unutmaz
Sığır derisinden kayışlarla atlarını,
Önde gideni gözleyip, durur kazasız belâsız.
Homeros

"Tek kalıcı şey, değişimdir."
Schopenhauer

"Zamanın etkisi ve şeylerin değişebilirliği sürekli göz önünde bulundurmalı ve şu anda olup biten her şeyin derhal tam tersi hayal edilmelidir; demek mutlulukta mutsuzluk, dostlukta düşmanlık, güzel havada kötü hava, sevgide nefret, güvende ve açıklıkta ihanet ve pişmanlık ve bunların tersi de sürekli canlı bir biçimde göz önüne getirilmelidir. Bu bize dünya bilgeliğinin kalıcı bir kaynağını verecektir ve sürekli temkinli olup, kolay aldatılmamamızı sağlayacaktır."
Schopenhauer

"Tehlikeler - kara fırtına bulutları gibi geçip gideceklerini um, soğukkanlılığını koru, rastlantıyı hesaba kat." Schopenhauer

"Zamandan avans alma. Zamanın tefeciliği - bekleyemeyen herkes onun kurbanı olur. Kendi halinde akan zamanın gidişini hızlandırmayı istemek, en pahalı girişimdir."
Schopenhauer

"Olacakları düşün. Neyin olabileceğini düşünmek akıl, neyin olup bittiğini sadece duyu ister."
Schopenhauer

"Felâketleri önlemek için her şey yap. Kötülükleri, yolundaki taşlar gibi uzaklaştır."
Schopenhauer

"Yararlı/zararlı şeyler hakkındaki yargımız yanıltıcıdır."
Schopenhauer

"Büyük sevinç ve büyük üzüntü duyma, her şey değişebilir."
Schopenhauer

O denli çok sevinç ve üzüntü nöbeti yaşadım ki,
Artık bunlardan birini ilk gördüğümde,
Hemen kendimi kaybetmiyorum…
Shakespeare

"Yaşamımız hazin ve zavallı, yararsız bir varoluştur."
Schopenhauer

"Olup biten her şey, en büyüğünden en küçüğüne dek, zorunlu olarak gerçekleşir."
Schopenhauer

"İnsan beyni, arslan pençesinden daha tehlikeli."
Schopenhauer

"Kararsızlığa düşme, acele etme!"
Schopenhauer

Yaşının ruhuna sahip olmayan,
yaşının tüm sıkıntılarını yaşar.
Voltaire

"Yaşadığımız yılların bizde yarattığı değişiklikler. Huyumuz, ama karakterimiz değil, değişiklikler geçirir." Schopenhauer

"Yaşamımızın ilk çeyreği en mutlu ve uzundur. Yaşamımızın ilk çeyreğini mutluluk içinde geçişi, daha sonra yitik bir cennet gibi ardımızda kalır."
Schopenhauer

"Çocukluk şiir gibidir. Dünyada her şey yeni olmanın cazibesi ile parıldar."
Schopenhauer

"Çocuklukta tüm şeylere ve kişilere sonsuzluk bakışı ile bakarız."
Spinoza

"Ahlâkî ve entelektüel değerimiz dışarıdan gelmez; tersine, kendi özümüzün derinliklerinden kaynaklanır." Schopenhauer

"Aptallık doğuştandır. Doğuştan aptal, düşünen bir insan olarak eğitilemez: Asla! Aptal doğan, aptal ölür." Schopenhauer

"Nesnelerin bilinen çokluğu, cesaret/sabrımızı alır."
Schopenhauer

"Tüm şeylerin görülmeleri harika, ama oluşları korkunçtur."
Schopenhauer

"Çocukluk - mutluluk. Sonra - büyük hayal kırıklığı."
Schopenhauer

"Eylem arzusu/tutkusu bizi dünyanın hengâmesine sürükler."
Schopenhauer

"Umutlar sürekli hayal kırıklığıyla sonuçlanır, bunun sonucunda hoşnutsuzluk ortaya çıkar. Mutluluğun hayali, imgelerinin ilk görüntüsünü boş yere ararız."
Schopenhauer

"Dünyadan alınacaklar az."
Schopenhauer

"İsteme, kaçınılmaz bir biçimde acılara yol açar."
Schopenhauer

"Gökküşağı yakalama arzusuyla yanıp tutuşuruz. Yeniyetme genç, yaşamının ilginç bir roman gibi geçmesini bekler." Schopenhauer

"Yaşamın ilk yarısının karakteri, mutluluğa yönelik doyurulmamış bir özlem, ikinci yarısının karakteri ise mutsuzluk endişesidir. Huzur ara!"
Schopenhauer

"Olgunluk ön yargısızlıktır."
Schopenhauer

"Gençlikte yolunu bulmak zordur. Deneyim, bizi gençlik hayal ve yanlış kavramlardan kurtarır."
Schopenhauer

"Gençlikte sınırsız umutlarla yaşarız."
Schopenhauer
"Gençliğimizde yaşamın sonsuz olduğunu sanır, zamanı çarçur ederiz. Yaşlandıkça zamanımızı daha ekonomik kullanırız."
Schopenhauer

"Yaşam nakış işlenmiş bir kumaştır; yaşamın ilk yarısında bu kumaşın ön yüzünü, ikinci yarısında arka yüzünü görürüz. Bu, o denli güzel değildir, ama öğreticidir; çünkü ipliklerin bağlantılarını görmemize izin verir." Schopenhauer

"40 yaşından sonra insansevmezlik ruh halinden kurtulmak zordur."
Schopenhauer

"Yaşla yaşama enerjisi düşer, yaşama yürekliliği azalır. Bulanık bir ciddiyet yüzümüzde iz bırakır." Schopenhauer

"Yaşamın kısalığını öğrenmek için yaşlanmak gerekir."
Schopenhauer

"Ah, mutlu gençlik! Ah, hüzünlü yaşlılık!"
Schopenhauer

"Ah, aynı nehirde ikinci kez yüzmem imkânsızdır!"
Goethe

"Anısı kısa olan yaşama, kısa gözüyle bakılır."
Schopenhauer

"Başlangıçta yaşamı bir opera dürbünüyle, sonlara doğru ise bir büyüteçle bakarız."
Schopenhauer

"Zihnimiz belleğimiz gibi yetersizdir. Başlangıçtaki önemli şeyler çoğalınca, önemsizleşirler. Aynı algılamalara alıştığımızda, zihin törpülenir. Nahoş şeyleri düşünmeyiz."
Schopenhauer "

"Yılın ilk baharındaki gibi yaşamın ilk baharında da, günler önce sıkıcı bir uzunlukta olacaklardır. Sonbaharlarda ise kısalır, ama daha neşeli ve daha durağan geçerler."
Schopenhauer

"Yaşlanabilmek için kusursuz bünye lazım. Yumuşak, deneyimli, serinkanlı ol; gençlik enerjini ve sinir gücünü koru!" Schopenhauer

"İçsel olaylar, sonunda varlığımıza değil, görünüşün zaman içinde yer almasına dayanırlar."
Schopenhauer

"Üst yaşlardakiler genç görülmeye başlandığıysa, yaşlılık geliyor."
Schopenhauer

"Yalnızca gençlikte tam bir bilinçlik, yaşlılıkta ise yalnızca yarım bilinçlik içinde yaşanır."
Schopenhauer

"Bir bütün olarak yaşamın yükü yaşlılıkta gençliktekinden daha azdır. Can sıkıntısı ok gibi geçip gider. Acı veren tutkular da söner."
Schopenhauer

"Yaşamımızın zamanı, aşağı doğru yuvarlanan küreninki gibi hızlandırılmış bir devinimdir."
Schopenhauer

"En iyi yıllar - sağlıklı ve ileri yaşların zayıflığının ve sorunlarının başlamadan önceki yıllardır."
Schopenhauer

"Gençlikte bakma, yaşlılıkta düşünme egemendir. Yaşlılıkta her şey aydınlanır; deneyim ve bilgi zenginleşir." Schopenhauer

"Her şey gençlik yıllarının değerlendirilmesine bağlıdır. Sonraki yıllarda daha çok ötekiler üzerinde, yani dünya üzerine etkili olabiliriz, çünkü kendimizi tamamlamış ve kapatmışızdır ve artık etkilere açık değilizdir: Dünya bizim üzerimizde daha az etkide bulunur."
Schopenhauer

"Gençlik - kavrayış/bilgi, sonraki - etkinlik/başarı yılları."
Schopenhauer

"Zihinsel güçlerin büyük ve en yüksek gerilimi gençliktedir."
Schopenhauer

"Ancak mutlu bir biçimde ulaşılan yaşlılık, konuyu yargılama yeteneğine sahiptir. Ancak yaşlanan birisi, yaşam hakkında tam ve uygun bir tasarıma sahip olur. Yaşamın hiçliğini bütünüyle tanır." Schopenhauer

"Bilgi ağacının kökleri gençliktedir; meyveleri ise ancak tepedeki dallar taşır."
Schopenhauer

"Malzeme gençlikte toplanır, ama ancak ileri yaşta usta olunur."
Schopenhauer

"Bugün dünü küçük görmeye alışırız. Gençlik yıllarımızın başarı/yargılarını küçümseriz."
Schopenhauer

"Yaşamımızın ilk 40 yılı bize metni sunar, sonraki 30 yıl bu metnin yorumunu, hakikî anlamını ve bağlamını verir, bu metnin ahlâkını ve tüm inceliklerini de ancak hakkıyla anlamamızı sağlar. Zihinsel üstünlük 40. yaştan sonra belirir."
Schopenhauer

"Yaşamın sonuna doğru - maskelerin çıkarılıdığı anki maskeli balo durumu."
Schopenhauer

"Tutkular eziyet verirler. Bilgi acısızdır - çok bilgi, çok mutluluktur. Haz - gereksinimin doyurulmasıdır." Schopenhauer

"Gençlik şeytanın emrinde, yaşlılık özgür. Gençlik - gürültü patırtı, yaşlılık - dinginlik/huzur. "
Schopenhauer

"Hayal kırıklığı, ileri yaşların temel karakteristik özelliğidir. Yaşamın gerçek değeri, acıların yokluğundan sonraki varoluştur."
Schopenhauer

"Yaşlılıkta her şey duraklar, kan serinler, duyuların uyarılabilirliği azalır."
Schopenhauer

"Kendinde sahip oldukların, yaşlılıkta daha çok iyilik getirir."
Schopenhauer

"Çok uzun bir yaşamı arzulamak, yürekliliktir."
Schopenhauer

"Çok yaşayan, çok da kötü şey yaşar."
İspanyol atasözü

"Yaşam enerjisinin ve mal varlığının birlikte eriyip gitmesi trajiktir, bu yüzden yaşlılıkla birlikte mülk sevgisi de artar." Schopenhauer

"Yaşlılıkta yoksulluk büyük bir mutsuzluktur. Yaşlılıkta - rahat ve güven içinde olma gereksinimi. Para, eksilen güçlerin yedeklerini sağlar. Venüs terk ettiğinde, Bakkhos'un yanında sıkıntı dağıtırsın." Schopenhauer

"Yaşam ne uzun, ne de kısa. Çünkü insan ne kadar uzun yaşasa da, bölünmez şimdiki zamandan daha fazlasını algılamaz; ama bellek her gün unutma yoluyla, büyüyerek kazandığından daha fazlasını yitirir." Schopenhauer

"Her şeyi olduğu gibi kabul et!"
Schopenhauer

"Gençlik her zaman yaşamı, yaşlılık ölümü görür."
Schopenhauer

"Yaşlılıkta güçlerin azalması, ölüme hazırlıktır."
Schopenhauer

"Ölüm, yaşamın büyük havuzudur."
Schopenhauer

"Her şey değersiz. Ölüm günü, doğum gününden daha iyidir."
Koheleth

"Hiçbir şeye şaşırma!"
Horatius

"Bizler, çocukluğumuz boyunca sensualist (duyumcu) oluruz, severken ve sevdiğimiz şeye aslında olmayan özellikler verirken idealistiz. Sevgi sallantı geçirir, biz bağlılıktan şüphe ederiz ve kabul etmesek de skeptik (şüpheci) oluruz. Hayatın geri kısmı önemli değildir, kendi haline bırakırız, sonunda quetist (adamsendeci filozof) oluruz."
Goethe

Ölümsüz tanrılar sevdiklerine
her şeyi tam verirler.
Sonsuz sevinçler ve acıların tümünü.
Goethe

"Aşk ve sevinç, büyük çabaların kanatlarıdır."
Goethe

"Aşk, bir kadının yaşamının tüm öyküsü, erkeğin ise yalnızca bir serüvenidir."
Madama de Stael

"Kalbin, mantığa sığmayan apayrı bir mantığı var."
Pascal

"Aşkın gizemi, ölümün gizeminden daha büyüktür."
Oscar Wilde

"Aşk, herkesi eşit kılar."
Cervantes

"Sevgi, karşılıklı verilen mutluluktur."
Sabine

"Sevgi, çiçek açmayan yere uğramaz."
Platon

"Aşk benim efendim ve kralımdır."
Alfred Lord Tennyson

"Sevmenin sınırı olmaz."
Albert Camus

"Aşk hakkında her şey doğru, her şey yanlıştır. Hakkında söylenecek hiçbir şeyin saçma olmadığı tek şey, aşktır." Chamfort

"Aşk, emir tanımaz."
St. Jerome

"Sevilmek umuduyla sevmek, insanîdir. Fakat sevmek için sevmek, meleklere özgüdür."
Alphonse de Lamartin

"Aşk trajedisi, ilgisizliktir."
William Somerset Maugham

"Her şeye karşılık, herkes sevdiğini öldürür. Kimi bunu sert bir bakışla yapar, kimi de yüze söylenen bir sözcükle, korkak kişi bunu bir öpücükle, cesur adam kılıçla."
Oscar Wilde

"Doğru yanıtı yalnızca yüreğimiz bilir. Yürek sezgilidir; ruh ve madde bütünlüğü taşır, çevresiyle uyumlu bir ilişki içindedir. İşi şansa bırakmaz. Mantıklı, görünmediği anlar olsa bile, yürek, mantıklı düşüncelerin sınırları içinde her şeyden çok daha kesin ve çok daha hassas bir hesaplama tekniğine sahiptir." Deepak Chopra

"Bir insan paten kaymasını sendelleye sendelleye, kendini komik durumlara düşüre düşüre öğrenir. Aslında her alanda kararlı bir biçimde kendini komik durumlara düşürerek aşama yapar."
Bernard Shaw

"Onun ağzından asla tek bir pişmanlık sözcüğü duymadım. Zararın nasıl onarılacağı, nasıl yeniden başlanacağı, açıkça görülen yenilginin nasıl zafere dönüştürüleceği onun için yaşamda en önemli unsurlardı." Rockfeleller'in oğlu

"Her günü bitir ve onun doyumuna ulaş. Yapabileceğini yaptın. Kuşkusuz kimi gaflar ve saçmalıklar da olmuştur; onları unut. Yarın yeni bir gündür; ona neşeli ve huzurlu başla."
Ralph Waldo Emerson

"Tanrım, bana yapabilme olanağım olan şeyleri yapma gücü, yapabilme olanağım olmayan şeyleri kabul etme olgunluğu ve her ikisi arasındaki farkı ayırt edebilme gücünü ver."
Dua

"Dün geçti, yarın var mı? Mutluluk varış değil, yolculuktur. Paraya gereksinim yokmuş gibi çalışın. Daha önce hiç incinmemiş gibi sevin."

"Bazı kişiler güllerin dikeni olduğundan yakınırlar; ben, dikenlerin gülü olduğuna şükrediyorum." Alphonse Karr

"Hayat bir tiyatro salonudur. Parası olanlar iyi yerlerde otururlar."

“Siz kafanızı büyük hayallerle doldurmaya bakın. Kafanız sonradan cebinizi parayla dolduracaktır.” Benjamin Franklin

“Elmas yontulmadan kusursuz olmaz ise, insan da acı çekmeden olgunlaşamaz.”
Konfiçyüs

“Büyük insanların idealleri, sıradan insanların ise hevesleri vardır.”
Washington Irving

“Yeteri kadar nedeniniz var ise, her şeyi yapabilirsiniz.”
Jim Rohn

“Hayat bisiklete binmek gibidir. Pedalı çevirmeye devam ettiğiniz sürece düşmezsiniz.”
Claude Pepper

“Sen neye hazır isen, o da senin için hazırdır.”
Marc Victor Hansen

“Hayatta en büyük eğlence, başkasının yapamazsın dediğini yapmaktır.”
Walter Bagehot

“Dualarınıza dikkat edin, gerçekleşebilirler.”
Emerson

“Yapılırken heyecan duyulmayan işler başarılamaz.”
Emerson

“Hiç kimse, sizin izniniz olmadan, size kendinizi değersiz hissetiremez.”
Eleanor Roosevelt

“Ya ümitsizsiniz. Ya da ümit sizsiniz. Ya çaresizsiniz. Ya da çare sizsiniz.”
Behçet Necatigil

“Ya bir yol bul, ya bir yol aç, ya da yoldan çekil.”
Mümin Sekban

"Hayatta bazen sevmediğin şeyleri yapmak zorundasın."
Kasım Gülek

"Hayatta her zaman her şeyin en iyisini, en büyüğünü isteyeceksin. Hedef en büyük veya en yüksek olmazsa, büyüklüğe ve yükseklere hiçbir zaman ulaşılamaz."
Kasım Gülek

RUBAÎ/Ömer HAYYAM

Ömer Hayyam’ın doğduğu tarih bilinmiyor. 1025-1050 arasında Nişabur’da doğduğu söyleniyor. Ölümü 1121-1122’dir. Babası bir çadırcı imiş. Bu yüzden Ömer, o çağın geleneğine göre bir takma ad almak zorunda kalınca, “Hayyam”; yani, “Çadırcı” adını almış.
Bu sade takma ad bile onun halktan yana bir adam olduğunu gösterir.
Hayyam, sağlam bir eğitim görmüş. Kur’an, Hadis, felsefe, matematik, astronomi biliminde üstünde yokmuş. Yunan felsefesi ile bile dostluğu olmuş. Bir gün gelmiş, herkesten ayrı düşmüş, ayrı şeylere inanmış. Melikşah’ın çevresini alan, ona övgüler yazmakla çimlenen dalkavuk şairlere benzemeyince, yadırganmış.

Şu zamanda bir sürü dostun olacak da ne olacak?
Şöyle uzaktan bir selâm; nasılsın, iyi misin? O kadar.


Ters, huysuz bir adam olmuş herkese göre. Oysa dostluğa çok önem verirmiş, dostluk bulamamış. Tok sözlü, olduğu gibi görünürmüş, bakmış hep yalan dolan, hep ikiyüzlülük.
Dostluğun, vefanın, mertliğin damlasını bulmak mesele imiş o zaman. Bir köşeye çekilmiş. Ama kendini düşündüğü, kendini sevdiği için değil. Oradan da insanları sevişmeye, birleşmeye çağırmış. İnsanları ayıran demir kapıları zorlamış.

Bu Müslümanlık, bu gâvurluk neden?
Aşk içinde erimek varken.


Hayyam insana, insanın özgürlüğüne önem verir. Alçakgönüllü, olduğu gibi görünmeyi, fikir ve vicdan özgürlüğüne bağlanmayı, yiğit bir yürek taşımayı, yalandan ve ikiyüzlülükten iğrenmeyi, insanın insana kulluk etmeden yaşamasını öğütler.

Bir ekmek kapısı aç bana,
Bir geçim yolu bulayım
Kula kulluk etmeden.


Hayyam söylüyor bunu. Bu ses, on ikinci yüzyıl insanının sesi. Sonra biz, rahat rahat oturmuş, ona zevk ve safa, “iyş ü nûş” şairi demiş çıkmışız. Nedir şarap Hayyam’da, hep şarap der durur. Onu çevirenlerin çoğu, onun şaraba düşkün bir sarhoş, gece gündüz içen bir adam olmadığında birleşiyorlar. Asaf Halet Çelebi diyor ki: “Görünüşe bakıp rubailer hakkında hüküm vermek icap etseydi, Hayyam’ın derbeder, sefil ve bîçare bir sarhoş olduğunu kabul etmek gerekecekti. Hâlbuki bu şairin hayatı gayet derli toplu, ilim sahasında otorite sahibi, hatta büyük bir ilim kurulunun başında, matematik ve astronomi alanında zamanımıza kadar ehemmiyeti muhafaza etmiş bir eser sahibi, ağır başlı değerli bir insan olduğunu gösteriyor. Böyle bir insanın sarhoş saçmalarıyla uğraşmayacağı besbellidir. Şu hâlde, şiirlerde geçen şarap, bir sembol, kötümserliğe karşı bir panzehir, hür insanların düşüncelerini saran bir huzur hissinin timsali sayılmalıdır.”

Bugünden kendini yok sayacaksın,
Kendi buyruğunda bey gibi yaşayacaksın.



Hayyam’ın meyhane dediği yer, yobazların hiç anlayamayacağı bir yer, insanın insanca yaşayabileceği bir yer. Çok çekmiş Hayyam yobazlardan, dar kafalılardan. Düzenbazlıklardan uzak, yalandan dolandan uzak, düşmanlıklardan, kavgalardan uzak yer aramış kendine. Yalnız kendine mi? Hayyam, istediği gibi yaşayamamış, dünyaya neden geldiğini, bu dünyada ne işinin olduğunu anlayamamış insanların acısıyla yaşamış bir ozan.


Geçmişi düşünmeyeceksin,
gelecekten korkmayacaksın.

* * *

Her şeyden uzak

Şu yıkık bucakta oturmuşuz
Şarabımız, aşkımızla baş başa,
komuşuz nemiz var, nemiz yok,
komuşuz şarabın yerine,
üstümüzü, başımızı, yüreğimizi, canımızı.
Boş vermişiz acıların korkusuna, yarının umuduna.
Topraktan, yelden çok uzağız,
Ateşten, sudan çok uzak.


Dünya bir yana, sen bir yana

Yeryüzü padişahların, kralların olsun.
Cehennem kötü insanın olsun, cennet iyi insanın.
Tanrıya toz kondurmamak meleğin işi olsun,
temizlik cennet kapıcısının işi.
Kim ne olursa olsun,
Sevgili bizim olsun tek.
canı canımızın olsun.


Dönen kim?

Al istersen, veresiye cennet senin olsun.
Bana bir açıklık yer,
Bir çayır çimen olsun,
Bir kadeh, bir güzel, bir şarap sunan olsun yeter.
Ama bunlar peşin olsun.
Cennet, Cehennem gibi lâflara boş verelim.
Cehenneme hani kim gitmiş,
hani, cennetten dönen kim?


Kadir gecesinde bile

Hiç ayık dolaşmadım ömrümde, ama hiç.
Kadir gecesinde bile fitil gibiyim, körkütük.
Kadehle kucak kucağayım o gece,
Küple o gece göğüs göğüseyim.
Elim testinin koynunda, ta sabahlara dek.


Kendini bil

Yokluk halkasına gir, kral ol.
İçinin yüzünü yıka, kiri pası arıt.
Meyhane sokağında ibadet yerinde şunu de:
“İlkin kendini bil,
sonra ne halt edersen et.”


Topu topu

Yüreğine keder ağacını diktin mi, bittin.
Boyuna güler yüzlü kitaplar oku.
Çek şarabı, içinden ne gelirse onu yap.
Yeryüzünde kaç gün kalacağız topu topu?


Bir gün beyliği

İki batman şarap olacak,
bir somun ekmek pamuk gibi,
bir koyun budu olacak,
şipşirin bir de güzel.
Bir çardak altındasın,
gel keyfim, gel.
Padişahta var mı böyle yaşamak?


Benim payım

Düşe düşe sarhoşluk düştü benim payıma.
İnsanlar, neden kınarsınız beni?
Ya bütün haram şeyler sarhoş etseydi,
ortada tek bir ayık zor görürdünüz.


Bu korku ne?

Kendini sorguya çek, aklın başındayken.
Ne getirdin? Ne götüreceksin?
Şarap içmem diyorsun, ölmek var.
İçersen var da, içmezsen yok mu?


Hiç uyanmadan

Bizde kalp para geçmez.
Süpürge temizledi burasını çoktan.
Ne ikiyüzlülük var, ne yalan dolan.
Bir ihtiyar çıkageldi meyhaneden,
şarap içmeye bak, dedi, şarap.
Yüzyıllarca uyuyacağın nasıl olsa,
toprak altında, hiç uyanmadan.


Aşk şerbeti

Seni sevdim diye kınarlarsa beni,
Kılım kıpırdamaz.
Yürek ne, sevgi ne, onlar bilir mi ki?
Bir kavgam bile yok onlarla;
dolu tas er kişiye gerek,
yaramaz aşk şerbeti er olmayana.


Bırakmazsın adamı

Ey şarap, güzel şarap, tatlı şarap,
ne kadar iyisin tasın içinde, ne kadar iyi.
Ama bir bağsın aklın ayağında, bir düğüm.
Koyvermezsin adamı ne mal olduğunu anlamadan.


Yaz kâtip, yaz

Alçak felek bağladı beni kıskıvrak
ben elimin, ayağımın farkına varalı.
Yaşadım sayacaklar şarapsız günlerimi,
onlar da bu fakirin hesabına yazılacak.


Oldu mu bu?

Bir elimizde Kur’an, bir elimizde şarap tası.
Bir yanımız helâl, bir yanımız haram.
Şu ham gökkubbe altında biz neyiz?
Ne tam gâvur, ne tam Müslüman.


Son güne dek

Keder seni bağrına basmak mi ister,
haydi orada, çek arabanı, de.
Boş sıkıntılara kaptırma günlerini.
yutmandan bedenini toprak
Ne kitabı bırak, ne çayır çimeni.
Hele yârin dudağını, sakın, ha,
ta son güne dek.


Fark ne?

Günahsız tek bir kişi göster bana.
İnsan nasıl yaşar günah işlemeden?
Ben kötü şey yapıyorum günün birinde
sen küplere biniyorsun o zaman,
ağlatıyorsun anamı, kıyasıya.
Kötü şey değil mi bu seninki?
Öyleyse aramızda fark ne?


Fasa fiso

Bir güzel allamış pullamışın bizi,
bir alay da güzel şeyler çıkarmışsın bizden.
Potadan beni böyle sen döktün madem,
Daha iyi, daha güzel ol, deme,
Ben bu kadarım, ötesi fasa fiso.


Alış veriş

Haydi ben isyan etmiş bir kulum,
sen de ne olur bir kere he de.
Haydi ben içi kapkara bir nesneyim,
ama senin aydınlığın hani nerede?
Bizden sana ibadet, senden bize cennet, ha?
Nerede kaldı öyleyse iyiliğin adamlığın,
seninki düpedüz alış veriş değil de, ne?


İstediğim çok değil

Bir ekmek kapısı aç bana,
Bir geçim yolu bulayım
Kula kulluk etmeden
Öyle sarhoş olayım ki şarapla
Öyle kendimden geçir ki beni,
duymayayım bir baş ağrısı bile.


Neden?

O gün başka işin yokmuş ki,
yetmiş iki millet çıkarmış komuşun ortaya,
bir sürü soy sop çıkarmış komuşun.
Bense, aşk soyuna bağlı doğmuşum sımsıkı.
Bu ayrılık gayrılık neden diye sormuş durmuşum,
bu Müslümanlık, bu gâvurluk neden,
aşk içinde erimek varken?


Başka

Tam yatmasın aklın hiçbir şeye.
Neler çıkar karşına kim bilir yarın,
Bu karanlıktan başka bir karanlık,
Bu sabahtan başka bir sabah.


Gümbür gümbür

Doğruyu savundun mu, hâlin duman.
İnsanın eli kolu bağlanmış bir kere.
Sıvarsın günün birinde paçaları,
Ha babam, dersin, gerçeğe uzanırsın,
gümbür gümbür yuvarlanırsın karanlığa.


Masal

Ne diye güvenirsin paraya pula?
Ne diye övünürsün evlerinle, konaklarınla?
İnsan ömrün masaldan başka ne?
Kasırgalar üstüne yaparsın evini,
mumlar, yakarsın içinde üstelik,
bir, bir konaklar dizersin sel uğruna.


Aldırma

Çalıma bak şu zibidilerde.
Geçirmişler ellerine dünyayı,
en bilgini sanırlar kendilerini dünyanın.
Aldırma, serin tut sen içini,
Bilmezsin, öyle eşektir ki onlar,
eşek olmayana dinsiz imansız derler.


Kancık

Bir sürü herifi sendin adam eden,
toprak sahibi yaptın, davar sahibi.
Han verdin, hamam verdin, bol keseden.
Beri yanda şu adamın kuru ekmeği yok.
Hay senin çarkına, kancık felek.


Alabildiğine

Bir tek soluğun bile boşa gitmesin,
her solukta alabildiğine yaşa,
bu dünya bahçesinin anasıdır yaşamak.
Ama durmaz, uçar gider yel gibi.


Oyuncak

Beni dinle, eski dostların bir tanesi,
kulak asayım deme sakın feleğin işine,
ne başı var onun, ne dibi.
Bir ufacık arsa yeter bana de,
çöküver o arsanın kıyıcığına,
hiç durmayan oyuncağı seyreyle.


Paçacıya minnet etmem

Önce dert avucuna çekerim kana kana şarabı,
sonra gider bir yudumcuk su içerim, oh derim.
Önce ciğerimi pişirir, bir güzel yerim,
sonra banarım lokmamı bir ahbabın tuzuna.


Değmez

Bütün bu çabalaman neden?
Karnını doyurman içinse diyeceğim yok.
Üstün başın, çoluğun çocuğun içinde gene yok.
Ama çok paralı bir adam olmak içinde,
Kıyma güzel ömrüne, değmez.


Gözünü dört aç

Şu zamanda bir sürü dostun olacak da ne olacak?
Şöyle uzaktan bir selâm, nasılsın, iyi misin? O kadar.
Tam güvenirsin, basarsın bağrına,
bir de can gözünü açtın mı, ne göresin,
dost bellediğin dost değil, yılan.


Vız gelecek

İster Müslüman olsun, ister gâvur, bana ne?
Sımsıcak olsun yürek dediğin,
Sevgiyle dolu olsun ağzına dek.
Bizim deftere adın hele bir yazılsın, kardeş,
o zaman cennet de vız gelecek sana,
göreceksin, cehennem de vız gelecek.


Dile benden

Tanrı gibi gökyüzüne uzanabilseydim,
canına okurdum şu feleğin, canına.
Bir dünya kurardım, gönlümce, yepyeni,
ey insan; derdim, ey insan,
dile benden ne dilersen.


Devede kulak

Dünyamız baştan başa acı dolu, dert dolu.
Dünyamız kan içinde, felek domuz, ikiyüzlü.
Rahat adam nerede hani,
mutlu adam hani nerede?
Varsa bile, devede kulak, aldırma.


Biz insanlar

Kuşlar gibi tuzağa düşmüşüz.
Feleğin durmadan yumruğunu yemişiz.
Al kanlar içinde baştan çıkmışız.
Kapısız, damsız şu yuvarlakta
Bir sürü insanız, başıboş, kimsesiz.
Bu dünyaya istediğimiz gibi gelmedik,
bu dünyadan istediğimiz gibi gidemeyiz.


Cehennem

Görmüş geçirmiş adama canım kurban,
ayağının tozu olayım onun, tozu.
Asıl cehennemi sen gel bana sor:
Hiç yanmamış bir adamla otur bir parça konuş,
gör bak, cehennem denen şey nasıl oluyor.


Ölmezlik

Şurada, oh diyecek bir yer olaydı,
ya da şu uzun yolun güzel bir sonu:
Yüz bin yıl sonra, yerin altından
otlar gibi, yeşil yeşil, çıkma umudu.


Acı şiir

Dost mu dedin? Şu hokkabaz evinde, ha?
Sakın arayıp durma onu boş yere,
bunu benden duy, kimseye bir şey deme.
Dermanı falan geç bir kalem, derde sarıl,
Sarmaş dolaş otur kal acılarınla.
Acılara ortak mı dedin? Geç onu da.


Bakmadan gözyaşına

Bilmez miyim seni, domuz, bilmez miyim seni,
insanoğlu bir kere düşmeyegörsün zora,
şöyle bir parçacık uzatmazsın elini,
nerede bir acı görsen, nerede bir yaralı yürek
bakmadan gözyaşına, katarsın acıya acı,
al dersin yaranın üstüne bir yara daha.


Bakmadan gözyaşına

Acılara, kaygılara kapılmak da ne?
Hoş tut yüreğini, gününü gün et, eğlen,
ama bu namussuz yolda namuslu yürü.
Sahiden yokluksa bu gidişin sonu,
Sen kendini bugünden yok say,
Yaşa kendi buyruğunda bey gibi.


Dakika şaşma

Şu olan biten var ya, boş ver ona.
Taş yağsın isterse, çok sürmez.
Dakika şaşma, dakika, yaşamaya bak.
Ne geçmişi düşün, ne gelecekten kork.


Bir gün gelir

Yaşadın, yaşadın, bin yıl yaşadın diyelim haydi,
sen bana sonunu de bunun, sonunu.
Şu yıkık saraydan çekip gitmek değil mi?
Ha şanlı bir sultansın, ha bir dilenci,
bir gün gelir, ikisi de çıkar aynı kapıdan.


Anladımsa

Dünyaya gelirken sormadı kimse bana,
ister misin gelmek, istemez misin?
Şaştım kaldım burada ne gördüysem.
Şimdi de çekip gidiyorum işte,
bu da elimde değil, ne yapayım.
Anladımsa bu işi, Arap olayım.


Sakın, ha!

İyi yürekli mi, akıllı mı, yanaş korkma.
Nobran mı, yetersiz mi, kaç bucak bucak.
Akıllı insan zehir sunsa al, iç.
Nobran bal şerbeti uzatsa, sakın, ha!


Kulluğa paydos!

İki günde bir somunla katığım olsun,
kırık bir testide yarım tas soğuk suyum.
Bunlar varken, el kapısında kulluk, ha?
Gel gör, yaparsam, namussuzum.


Kazık

Çıkıncaya dek benden bu kuru can,
en iyi şeyi yapacağım, inadım inat.
Saçına sakalına edeyim, kim kınarsa beni.
Dokunmasınlar bana, deyyusluk etmesinler,
Görsünler biraz da oturdukları kazığı.


Kötü tohum

Bakıyorum cenneti arıyorsunuz boyuna,
kiminiz tekkede, kiminiz medresede,
kiminiz manastırda, kilisede kiminiz.
Ödünüz kopuyor cehenneme gitmekten.
Oysa hiç ekmedi yüreğine bu tohumu,
aklı başında olan.


Anlamadım gitti

Bugün benim gibi sevdalı var mı,
bugün benim gibi deli,
yerlere serilmiş, yüreği kan içinde?
Ben değilsem, kim şu adam?
Bir zamanlar vardım, ben bendim.
Bugün var olan neyin nesi?


Daha ne istersin?

Doyacak kadar aşın varsa,
başını sokacak bir de damın,
insanoğluna kulluk etmiyorsan,
başkasının sırtından değilse geçimin,
tamam, güneşli günler içindesin.


Çiy tanesi gibi

Her şeyi düzene koymuşun gibi yaşa,
İçindeymişsin gibi yemyeşil bir sevincin,
sanki geçimin falan yolunda,
çiy gibi oturdun say yeşillikte bir gececik,
kalkıp gidiyormuşsun gibi sabahleyin.


Kalakalmışım

Epey şey öğrendim, diyordum kendi kendime,
çok az şey kaldı, diyordum, anlamadığım.
Aklımı başıma alınca ne göreyim,
Ömrüm yel gibi esmiş gitmiş,
Hiçbir şey öğrenmeden kalakalmışım.


Neyim, nereliyim ki?

Ben istedim de mi böyle oldum?
Kendiliğinden mi girdim bu kanlı yola?
Neden bu yolda koşup duruyorum?
Bir gerçek var beni doğuran,
bir gerçek, benim dışımda,
ben neyim, nereliyim ki kalkıp geleyim?


Eyvallah etme

Bir sürü ite kopuğa kulluk
daha ne kadar sürecek?
Konma oradan oraya sinek gibi,
kimseye eyvallah etme,
yeter iki günde bir somun ekmek.
İç yüreğinin kanını,
ellerin aşını yeme.


Yalan

Namaz mamaz yalan,
böyle bir bahane gerekti.
Neden mi geldik camiye?
Buradan yürüttüğümüz seccade eskidi.
Belki bir yenisi vardır, bakalım dedik.

* * *
Doğru tartılsaydı

İyi bir düzen olsaydı dünyada,
Doğru tartılsaydı insan onuru,
Dünya, sevilen dünya olurdu.
Erdemli insanlar kalmazdı bir köşede.


Uğurlar olsun

Özgürlük yoluna gitmezsen,
bu yolda koşmazsan var gücünle,
yıkamazsan yüzünü kanında yüreğinin,
yarın avucunu yalarsın.
Er dediğin kendini yok bilmedi mi,
cayır cayır yanmadı mı yürek dediğin,
haydi öyleyse, uğurlar olsun.


Yolculuk var

Yaşlandım, oldum iki kat.
Oysa kumaşlar dokunmadaydım yepyeni, sağlam.
Demin cana baktım, kalktı gidecek,
aman, dedim, ne olur can, gitme!
Dedi, dam çöktü çökecek, duramamam.

Sıkıysa

Güneşi balçıkla gel de sıva.
Gizli türküleri gel de söyle.
Bir güzel inci çıkardı akıl,
düşüncemin denizinden,
sıkıysa gel de del.


İnsanca yaşayamamak

Bu dünyada mı korkar sanırsınız beni,
ölmekten mi korkar sanırsınız,
canımın, bırakıp bedenimi, gitmesinden mi?
Ölüm gelmiş gelmemiş, umurumda değil.
Yolumu kesen, insanca yaşayamamak.


Rubaî

O adamla ortak neyimiz var ki? Ben hayatı seviyorum, o ölümü.
Ben yazıyorum. O ise adamlarına aşkı, müziği, şiiri ve şarabı ve
güneşi yasak ediyor. Bir de üstelik cennet vaat etmeye kalkışıyor!
İnan bana, kalesi cennetin kapısı olsaydı, ben cennetten vazgeçerdim.
Bu sahte dincilerin inine asla ayak basmam.

YAŞADIKLARIMDAN ÖĞRENDİĞİM BİR ŞEY VAR/Ataol BEHRAMOĞLU

Yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var:
Yaşadın mı, yoğunluğuna yaşayacaksın bir şeyi
Sevgilin bitkin kalmalı öpülmekten
Sen bitkin düşmelisin koklamaktan bir çiçeği

İnsan saatlerce bakabilir gökyüzüne
Denize saatlerce bakabilir, bir kuşa, bir çocuğa
Yaşamak yeryüzünde, onunla karışmaktır
Kopmaz kökler salmaktır oraya

Kucakladın mı sımsıkı kucaklayacaksın arkadaşını
Kavgaya tüm kaslarınla, gövdenle, tutkunla gireceksin.
Ve uzandın mı bir kez sımsıcak kumlara
Bir kum tanesi gibi, yaprak gibi, bir taş gibi dinleneceksin.

İnsan bütün güzel müzikleri dinlemeli alabildiğine
Hem de tüm benliği seslere, ezgilere dolarcasına
İnsan balıklama dalmalı içine hayatın
Bir kayadan zümrüt bir denize dalarcasına.

Uzak ülkeler çekmeli seni, tanımadığın insanlar
Bütün kitapları okumak, bütün hayatları tanımak arzusuyla yanmalısın
Değişmemelisin hiçbir şeyle bir bardak su içmenin mutluluğunu
Fakat ne kadar sevinç varsa yaşamak özlemiyle dolmalısın.

Ve kederi de yaşamalısın, namusluca, bütün benliğinle
Çünkü acılar da, sevinçler gibi, olgunlaştırır insanı
Kanın karışmalı hayatın büyük dolaşımına
Dolaşmalı damarlarında hayatın sonsuz taze kanı

Yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var:
Yaşadın mı, büyük yaşayacaksın, ırmaklara, göğe, bütün evrene karışırcasına
Çünkü ömür dediğimiz şey, hayata sunulmuş bir armağandır
Ve hayat, sunulmuş bir armağandır insana.

ÇOCUKLARIMA/Aziz NESİN

Diyelim ki ıslık çalacaksın ıslık
Sen ıslık çalınca
Ne ıslık çalıyor diye şaşacak herkes
Kimse çalamamalı senin gibi güzel

Örneğin kıyıya çarpan dalgaları sayacaksın
Senden önce kimse saymamış olmalı
Senin saydığın gibi doğru ve güzel
Hem dalgaları hem saymasını severek

De ki sinek avlıyorsun sinek
En usta sinek avcısı olmalısın
Dünya sinek avcıları örgütünde yerin başta
Örgüt yoksa seninle başlamalı

Say ki hiçbir işin yok ya da düşünüyorsun
Düşün düşünebildiğince üç boyutlu
Amma düşünüyor diye şaşsın dünya
Sanki senden önce hiç düşünen olmamış

Dalga mı geçiyor düşler mi kuruyorsun
Öyle sonsuz sınırsız düşler kur ki çocuğum
Düşlerini son somut görüp şaşsınlar
Böyle bir dalgacı daha dünyaya gelmedi desinler

Dünyada yapılmamış işler çoktur çocuğum
Derlerse ki bu işler bir şeye yaramaz
De ki bütün işe yarayanlar
İşe yaramaz sanılanlardan çıkar



* * *

Bitki olacaksam
Çayır çimen olayım
Aman baldıran değil
Yol altında kalacaksam
Gelin arabaları geçsin üstümden
Çelik paletler değil
Üstümde çocuklar koşuşsun
Ne kaçan ne kovalayan
Askerler değil
Kerpiç yapacaksanız beni
Okullarda kullanın
Cezaevlerinde değil
Soluğum tükenmezde kalırsa
Şiirler yazan sevi üstüne
Ölüm kararı değil
Ölünce yaşamalıyım defne yapraklarında
Sakın ola ki
Silâhlarla değil
YAŞIYORUM...

İSTANBUL'U DİNLİYORUM/Orhan Veli KANIK

Orhan Veli Kanık 13 Nisan 1914’de, İstanbul’da doğdu. Galatasaray’da başladığı öğrenimini, kısa bir süre sonra babası­nın atandığı Ankara'da sürdürdü. Lise sıralarında Oktay Rifat ve Melih Cevdet’le tanışıp arkadaş oldu. Liseyi bitirince İstanbul’a gelerek Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümüne girdiyse de, bir süre sonra öğrenimini yarım bıraktı. 1936’da Ankara'ya döndü ve askere gidene kadar PTT Genel Müdürlüğünde memurluk etti. Yedek subaylığını tamamlayınca, iki yıl kadar, gene Ankara’da, Milli Eğitim Bakanlığı Tercüme Bürosunda çalıştı.
1947’de, bu kurumda “antidemokratik bir hava” esmeye başladı­ğını söyleyerek istifa etti. 1 Ocak 1949’da yayımlamaya başladığı, on beş günde bir çıkan, iki sayfalık “Yaprak” dergisini 15 Haziran 1950’ye kadar yirmi sekiz sayı sürdürdü. Dergiyi çıkaramayacağını anlayınca Ankara’dan ayrılıp İstanbul’a gitti.
Gene o yılın kasım ayı içinde, bir haftalığına geldiği Ankara’da, bir gece, yolda, tamirat için kazılmış bir çukura düşerek ayağından yaralandı. İstanbul’a döndükten bir iki gün sonra bir arkadaşının evindeyken birdenbire fenalaşarak kaldırıldığı Cer­rahpaşa Hastanesinde, 14 Kasım 1950’de, beyin kanamasından öldü.


* * *

Harbe giden

Harbe giden sarı saçlı çocuk!
Gene böyle güzel dön;
Dudaklarında deniz kokusu,
Kirpiklerinde tuz,
Harbe giden sarı saçlı çocuk!

* * *

Deli eder insanı bu dünya;
Bu gece, bu yıldızlar, bu koku,
Bu tepeden tırnağa çiçek açmış ağaç.

İstanbul türkücü

İstanbul'da, Boğaziçi’nde,
Bir fakir Orhan Veli’yim;
Veli’nin oğluyum,
Tarifsiz kederler içinde.

Urumelihisarı’na oturmuşum;
Oturmuş da bir türkü tutturmuşum:

"İstanbul’un mermer taşları;
Başıma da konuyor, konuyor aman, martı kuşları;
Gözlerimden boşanır hicran yaşları;
Edalı’m,
Senin yüzünden bu hâlim.”

“İstanbul’un orta yeri sinema;
Garipliğim, mahzunluğum duyurmayın anama;
El konuşur, sevişirmiş; bana ne?
Sevdalı’m,
Boynuna vebâlim!”

İstanbul'da, Boğaziçi’ndeyim;
Bir fakir Orhan Veli;
Veli'nin oğlu;
Tarifsiz kederler içindeyim.

Değil

Bilmem ki nasıl anlatsam;
Nasıl, nasıl, size derdimi!!
Bir dert ki yürekler acısı,
Bir dert ki düşman başına.
Gönül yarası desem...
Değil!
Ekmek parası desem...
Değil!
Bir dert ki...

Dayanılır şey değil.

Güzel havalar

Beni bu güzel havalar mahvetti,
Böyle havada istifa ettim
Evkaftaki memuriyetimden.
Tütüne böyle havada alıştım,
Böyle havada âşık oldum;
Eve ekmekle tuz götürmeyi
Böyle havalarda unuttum;
Şiir yazma hastalığım
Hep böyle havalarda nüksetti;
Beni bu güzel havalar mahvetti.

Giderayak

Handan, hamamdan geçtik,
Gün ışığındaki hissemize razıydık;
Saadetinden geçtik,
Ümidine razıydık;
Hiçbirini bulamadık;
Kendimize hüzünler icat ettik,
Avunamadık;
Yoksa biz...
Başka bir dünyadan değil miydik?

Keşan

21.8.1942,
Cumhuriyet Hanı’nda,
Ne güzel bir geceydi!
Sabaha kadar yağmur yağdı.

Güneş doğdu, ufuk kana boyandı;
Çorbam geldi, sıcak sıcak;
Kamyon geldi kapımıza dayandı.

Karnım tok,
Sırtım pek;
Ver elini Edirne şehri.

Pırpırlı şiir

Uyandım baktım ki bir sabah,
Güneş vurmuş içime;
Kuşlara, yapraklara dönmüşüm,
Pır pır eder durur bahar rüzgârında.
Kuşlara, yapraklara, dönmüşüm;
Cümle âzâm isyanda;
Kuşlara, yapraklara, dönmüşüm;
Kuşlara,
Yapraklara.


İstanbul’u dinliyorum

İstanbul’u dinliyorum, gözlerim kapalı;
Önce hafiften bir rüzgâr esiyor;
Yavaş yavaş sallanıyor
Yapraklar, ağaçlarda;
Uzaklarda, çok uzaklarda,
Sucuların hiç durmayan çıngırakları;
İstanbul’u dinliyorum, gözlerim kapalı.

İstanbul'u dinliyorum, gözlerim kapalı;
Kuşlar geçiyor, derken;
Yükseklerden, sürü sürü, çığlık çığlık.
Ağlar çekiliyor dalyanlarda;
Bir kadının suya değiyor ayakları;
İstanbul’u dinliyorum, gözlerim kapalı;

İstanbul’u dinliyorum, gözlerim kapalı;
Serin serin Kapalı Çarşı;
Cıvıl cıvıl Mahmutpaşa;
Güvercin dolu avlular.
Çekiç sesleri geliyor doklardan,
Güzelim bahar rüzgârında ter kokuları;
İstanbul’u dinliyorum, gözlerim kapalı;

İstanbul'u dinliyorum, gözlerim kapalı;
Başında eski âlemlerin sarhoşluğu,
Loş kayıkhaneleriyle bir yalı;
Dinmiş lodosların uğultusu içinde
İstanbul’u dinliyorum, gözlerim kapalı;

İstanbul'u dinliyorum, gözlerim kapalı;
Bir yosma geçiyor kaldırımdan;
Küfürler, şarkılar, türküler, lâf atmalar.
Bir şey düşüyor elinden yere;
Bir gül olmalı;
İstanbul’u dinliyorum, gözlerim kapalı;

İstanbul'u dinliyorum, gözlerim kapalı;
Bir kuş çırpınıyor eteklerinde;
Alnın sıcak mı değil mi, biliyorum;
Dudakların ıslak mı değil mi, biliyorum;
Beyaz bir ay doğuyor fıstıkların arkasından
Kalbinin vuruşundan anlıyorum;
İstanbul'u dinliyorum.


Hürriyete doğru

Gün doğmadan,
Deniz daha bembeyazken çıkacaksın yola.
Kürekleri tutmanın şehveti avuçlarında,
İçinde bir iş görmenin saadeti,
Gideceksin;
Gideceksin ırıpların çalkantısında.
Balıklar çıkacak yoluna, karşıcı;
Sevineceksin.
Ağlan silkeledikçe
Deniz gelecek eline pul pul;
Ruhları sustuğu vakit martıların,
Kayalıklardaki mezarlarında,
Birden,
Bir kıyamettir kopacak ufuklarda.
Denizkızları mı dersin, kuşlar mı dersin;
Bayramlar seyranlar mı dersin, şenlikler cümbüşler mi?
Gelin alayları, teller, duvaklar, donanmalar mı?
Heeeey!
Ne duruyorsun be, at kendini denize;
Geride bekleyenin varmış, aldırma;
Görmüyor musun, her yanda hürriyet;
Yelken ol, kürek ol, dümen ol, balık ol, su ol;
Git gidebildiğin yere.


Baharın ilk sabahları

Tüyden hafif olurum böyle sabahlar;
Karşı damda bir güneş parçası,
İçimde kuş cıvıltıları, şarkılar;
Bağıra çağıra düşerim yollara;
Döner döner durur başım havalarda.

Sanırım ki günler hep güzel gidecek;
Her sabah böyle bahar;
Ne iş güç gelir aklıma, ne yoksulluğum.
Derim ki: “Sıkıntılar duradursun!”
Şairliğimle yetinir,
Avunurum.


Yalnızlık şiiri

Bilmezler yalnız yaşamayanlar,
Nasıl korku verir sessizlik insana;
İnsan nasıl konuşur kendisiyle;
Nasıl koşar aynalara,
Bir cana hasret,
Bilmezler.


Ayrılış

Bakakalırım giden geminin ardından;
Atamam kendimi denize, dünya güzel;
Serde erkeklik var, ağlayamam.


Bir duyma da gör

Bir duyma da gürültüsünü
Dallarda çıtırdayarak açılan fıstıkların,
Gör bak ne oluyorsun.
Bir duyma da gör şu yağan yağmuru;
Çalan çanı, konuşan insanı.
Bir duyma da kokusunu yosunların,
Istakozun, karidesin,
Denizden esen rüzgârın...

VATAN İÇİN

Neler yapmadık bu vatan için!
Kimimiz öldük;
Kimimiz nutuk söyledik.


Yaşamak

I

Biliyorum, kolay değil yaşamak,
Gönül verip türkü söylemek yâr üstüne;
Yıldız ışığında dolaşıp geceleri,
Gündüzleri gün ışığında ısınmak;
Şöyle bir fırsat bulup yarım gün,
Yan gelebilmek Çamlıca tepesine...
-Bin türlü mavi akar Boğaz’dan-
Her şeyi unutabilmek maviler içinde.

II

Biliyorum, kolay değil yaşamak;
Ama işte
Bir ölünün hâlâ yatağı sıcak,
Birinin saati işliyor kolunda.
Yaşamak kolay değil ya kardeşler,
Ölmek de değil;

Kolay değil bu dünyadan ayrılmak.


Açsam rüzgâra

Ne hoş, ey güzel Tanrım, ne hoş
Maviliklerde sefer etmek!
Bir sahilden çözülüp gitmek
Düşünceler gibi başıboş.

Açsam rüzgâra yelkenimi;
Dolaşsam ben de deniz deniz
Ve bir sabah vakti, kimsesiz
Bir limanda bulsam kendimi.

Bir limanda, büyük ve beyaz...
Mercan adalarda bir liman...
Beyaz bulutların ardından
Gelse altın ışıklı bir yaz.

Doldursa içimi orada
Baygın kokusu iğdelerin.
Bilmese tadını kederin
Bu her âlemden uzak ada.

Konsa rüya dolu köşkümün
Çiçekli damına serçeler.
Renklerle çözülse geceler,
Nar bahçelerinde geçse gün.

Her gün aheste mavnaların
Görsem açıktan geçişini
Ve her akşam dizilişini
Ufukta mermer adaların.

Ne hoş, ey güzel Tanrım, ne hoş!
İller, göller, kıtalar aşmak.
Ne hoş deniz deniz dolaşmak
Düşünceler gibi başıboş.

Versem kendimi bütün bütün
Bir yelkenli olup engine;
Kansam bir an güzelliğine
Kuşlar gibi serseri ömrün.


Mahzun durmak

Sevdiğim insanlara
Kızabilirdim,
Eğer sevmek bana
Mahzun durmayı öğretmeseydi.


Sokakta giderken

Sokakta giderken, kendi kendime
Gülümsediğimin farkına vardığım zaman
Beni deli zannedeceklerini düşünüp
Gülümsüyorum.


İntihar

Kimse duymadan ölmeliyim
Ağzımın kenarında
Bir parça kan bulunmalı.
Beni tanımayanlar
“Mutlak birini seviyordu” demeliler.
Tanıyanlarsa, “Zavallı, demeli,
Çok sefalet çekti...”
Fakat hakikî sebep
Bunlardan hiçbirisi olmamalı.


İçkiye benzer bir şey

İçkiye benzer bir şey var bu havalarda.
Kötü ediyor insanı, kötü...
Hele bir de hasretlik oldu mu serde;
Sevdiğin başka yerde,
Sen başka yerde;
Dertli ediyor insanı, dertli.

İçkiye benzer bir şey var bu havalarda,
Sarhoş ediyor insanı, sarhoş.


Çok şükür

Bir insan daha var, çok şükür evde;
Nefesi var,
Ayak sesi var;
Çok şükür, çok şükür.

OTUZ BEŞ YAŞ ŞİİRİ/Cahit Sıtkı TARANCI

Asıl adı Hüseyin Cahit olan Cahit Sıtkı, 4 Ekim 1910 günü Diyarbakır’ın Camiikebir Mahallesinde doğar. İlkokuldan sonra İstanbul’a gelir ve Kadıköy’de Saint-Joseph Lisesine girer. Dört yıl burada okuduktan sonra 1928 yılında Galatasaray Lisesinin 9. sınıfına nakil olur ve burayı 1931 yılında bitirir. Burada, Ziya Osman Saba ile başlayan dostluğu ölümüne kadar sürer.
Cahit Sıtkı, 1931’de liseyi bitirince, o zaman Yıldız’da bulunan Mülkiye Mektebi (Siyasal Bilgiler Fkültesi)ne girer. Bu okulu çeşitli sebeplerden dolayı bitiremeyen Tarancı, 1935’te Yüksek Ticaret Okuluna yazılır ve geçimini sağlamak için Sümerbank’ta memur olur. Memurluk onun için sıkıcıdır, azat zamanını sabırsızlıkla bekler. Bu arada Cumhuriyet Gazetesinde hikâyeleri çıkar ve geçen dört yıla bir zaman sonunda Paris’e Sciences Politiques’de okumaya gider. Burada bir yandan derslerine devam ederken, öte yandan da Paris Radyosunda Türkçe yayınları sunuculuğu yapar.
Savaş korkusu ile Paris’ten 13 Haziran 1940 günü bir bisikletle, bombardıman altında ayrılıp 10 gün içinde Bordeaux’ya ulaşır, ardından Périguex şehrinde kalır. 25.8.1940 Lyon’da, 26.9.1940’de Cenevre’dedir. Yılda döner dönmez Diyarbakır’a gider.
12 Mart 1941 tarihinde hazırlık kıtasına katılarak İzmir’de askerliğe başlar, Nisan sonlarında Ankara’da Yedek Subay Okuluna geçer ve 6 aylık okul dönemi sonunda kıta hizmetini yapmak için Burhaniye’ye gider. Askerliğini yaparken yazdığı şiirlerinde bir ferahlık ve berraklık görülür.
Askerlik görevi bittiğinde, ticarethanesi İstanbul’a taşımış bulunan babasının yanı sıra döner ve onun ticaret defterini tutmaya başlar. 1944’ yılında Ankara’ya gider ve Anadolu Ajansında çevirmen olur. O yaz ünlü Otuz Beş Yaş şiirine çalışır ve bu şiirle ödül kazanır.
Cahit Sıtkı, sonraları Toprak Mahsulleri Ofisi ile Çalışma Bakanlığı çevirmenliğine geçer. 4 Temmuz 1951’de evlenir.
1953 yılı Aralık ayında hastalanır. Yurt içindeki tedaviden sonra 6 Eylül 1956’da Viyana’ya götürülür.
Son yıllarını felçli bir hâlde yatakta geçirip konuşmayı bile beceremez duruma düşen şair, Viyana’da tedavi gördüğü hastahanede 13 Ekim 1956 günü ölür. Cenazesi yurda getirilir ve 26 Ekim tarihinde Ankara’da gömülür.
* * *

İSTIKLÂL MARŞINI DİNLERKEN

Borazanbaşı borazanbaşı
Akşamları batan güne karşı
Alışılmış bir ibadet gibi
Çaldığınız o istiklâl marşı
Yıllardır her kulakta yer etmiş
Gür nağmesiyle tutarken arşı
Az rastlanır bir hûşû içinde
Ayakta dinleriz bütün çarşı

Hayal gibi vehim gibi bir şey
Sanki memleketin dağı taşı
En sadık bekçisi tarihimin
Kesilir ansızın şehit nâşı
Bu meçhul askerler mahşeriyle
Hatırlatır o yaman savaşı
Yanık türkülerinden biliriz
Yemen çölünü Sarıkamış’ı

Kurduna kuşuna sor söylesin
Neydi Türkün o günkü telâşı
Karalar giymişti Anadolu
Kan bir yandan bir yandan gözyaşı
Sürmedi çok şükür o kıyamet
Gecenin birinde fecre karşı
Güneşten evvel doğdu ufukta
Mustafa Kemal'in altın başı
Vatan sevgisinin mihenk taşı

ATATÜRK

Atatürk’üm eğilmiş vatan haritasına
Görmedim tunç yüzünde böylesine geceler
Atatürk neylesin memleketin yarasına
Uçup gitmiş elinden eski makbul çareler

Nerede İstiklâl Harbinin o mutlu günleri
Türlü düşmana karşı kazanılan zaferi
Hiç sanmam öyle ağarsın bir daha tanyeri
Atatürk’üm ben ölecek adam değildim der

Git hemşehrim git kardeşim toprağına yüz sür
Odur karşı kıyıdan cümlemizi düşünür
Resimlerinde bile melûl mahzun görünür
Atatürk’üm kabrinde rahat uyumak ister


MEÇHUL ASKER

Hangi tarlayı sürmeğe kalksam
Sapanına takılan bu kemik
Bir pırıl pırıl ki güneşte
Alnınızdan ak

Göğe çıkar gibi düştüğün yerlerdir
Çanakkale Sakarya Dumlupınar
Haktın vazifeydin namus ve şeref
Mert kapılarında Varşova’nın

Bir yanda yaptıkların destanlar dolusu
Bir yanda sürüp giden nankörlüğümüz
Doğrusu yüzüm yok çiçek getirmeğe
Dağ taş bellediğim mezarına


SABAH DUASI

Sen doğmana bak güzel gün
Gözümü alan aydınlık
Dağlar seninle heybetli
Ovalar seninle sonsuz

Şükür sayabildiğime
Şehrimin bacalarını
Duası anacığımın
Her bacada duman gerek

Bir neşedir ağaçlarda
Yaprak yaprak ışıldayan
Uçan kuşa güle güle
Gönlüm kanatlarındadır­

Artık ayırt ediyorum
Fabrikayı mezarlıktan
Meydan şimdi meydan oldu
Yollar şimdi yola benzer

Kulak ver ne musikidir
Her doğan günle beraber
Şehirden gelen uğultu
Dinlemeğe doymadığım

Dilerim ulu Tanrıdan
Bu mübarek sabah vakti
Okula giden çocuğa
Zihin açıklığı versin

İşçisine memuruna
Cümlesine cesaret sabır
Açılan pencerelere
Kalkan kepenklere selâm

Sen doğmana bak güzel gün
Gözümü alan aydınlık
Trenler seninle gider
Vapurlar seninle gelir
Senden her beklediğimiz


YAZ GECESİ

Ne çok yıldızın var, saymakla bitmiyor
Meltemi cana can katan yaz gecesi!
Olsa olsa şükran duası olacak,
Saksıda sardunyanın kokusu kadar
Dalda ishak kuşunun türküleri de.
İnanırım güzel gece inanırım,
İbadet gibi bir şey teneffüs etmek.

YALNIZLIĞIMIZ

Koskoca Tanrı gökler ardında,
Beyler, paşalar saltanatında,
Birçokları sefalet katında,
Dul kadın, ihtiyar kız bahtında,
Mecnunu, Leylâ’sı vuslatında,
Kim yalnız değil ki hayatında?
Ve ölüler serviler altında?

OTUZ BEŞ YAŞ ŞİİRİ

Yaş otuz beş! Yolun yarısı eder.
Dante gibi ortasındayız ömrün.
Delikanlı çağımızdaki cevher,
Yalvarmak yakarmak nafile bugün,
Gözünün yaşına bakmadan gider.
Şakaklarıma kar mı yağdı ne var?

Benim mi Allah’ım bu çizgili yüz?
Ya gözler altındaki mor halkalar?
Neden böyle düşman görünürsünüz
Yıllar yılı dost bildiğim aynalar?

Zamanla nasıl değişiyor insan!
Hangi resmime baksam ben değilim.
Nerede o günler, o şevk, o heyecan?
Bu güler yüzlü adam ben değilim;
Yalandır kaygısız olduğum yalan.

Hayal meyal şeylerden ilk aşkımız;
Hâtırası bile yabancı gelir.
Hayata beraber başladığımız
Dostlarla da yollar ayrıldı bir bir;
Gittikçe artıyor yalnızlığımız.

Gökyüzünün başka rengi de varmış!
Geç fark ettim taşın sert olduğunu.
Su insanı boğar, ateş yakarmış!
Her doğan günün bir dert olduğunu,
İnsan bu yaşa gelince anlarmış.

Ayva sarı nar kırmızı sonbahar!
Her yıl biraz daha benimsediğim
Ne dönüp duruyor havada kuşlar?
Nereden çıktı bu cenaze? Ölen kim?
Bu kaçıncı bahçe gördüm tarumar?

Neylersin ölüm herkesin başında.
Uyudun uyanamadın olacak,
Kim bilir nerede, nasıl kaç yaşında?
Bir namazlık saltanatın olacak,
Taht misali o musalla taşında.

Tuesday, February 07, 2006

YALNIZ EFE/Ömer SEYFETTİN

Getirdiği yeni konular, dil ve anlatımıyla öykücülüğümüze çağdaş bir anlam kazandıran Ömer Seyfettin, 28 Şubat 1884’te Gönen'de doğdu. Harp Okulunu bitirince teğmen olarak 1903’ten 1908’e kadar İzmir'de, daha sonra üsteğmen olarak Rumeli’de Yakorit Hudut Bölüğünde 1908-1910 arasında çalıştı. Askerlikten ayrılıp Selânik’e yerleşti ve Genç Kalemler Dergisinde hikâyeler ve makaleler yazmaya başladı.
Balkan Savaşları sırasında tekrar askerliğe döndü ve Yanya kuşatmasında Yunanlılara esir düştü. 1913’te İstanbul’a dönüşünde askerlikten kesin olarak ayrıldı ve Kabataş Lisesinde 6 Mart 1920’deki ölümüne kadar edebiyat öğretmeni olarak çalıştı. Ziya GökaIp ve Ali Canip Yöntem ile beraber Millî Edebiyat akımını savundu ve o doğrultuda eserler verdi.
Ömer Seyfettin, çağdaş hikâyeciliğimizin ilk adımlarını attı. Öykücülüğümüz bugün ulaştığı noktayı Ömer Seyfettin’e borçludur. Onun yenilikleri yalnızca öyküyle sınırlanmamalı. O, Türk dilinin sadeleşmesini, edebiyatın geniş okur kitlesine ulaşmasını da sağladı.
Yazarımız, öykülerinde, parçalanmakta olan bir imparatorluğun bireylerine, milliyetçilik bilincini, vatanseverlik duygularını aşılamayı ilke edindi. Hikâyelerinin konularını gündelik hayattan, çocukluk ve askerlik anılarından, tarihten, halk hikâye ve efsanelerinden aldı. Tasvir ve tahlile değil, olaya ağırlık verdi.
Eserleri ayrı ayrı yayınevlerinin pek çok basımından sonra konularına göre yeni bir düzenlemeyle yayımlandı.

* * *

Yalnız Efe

Sabahtan beri yürüyorduk. Düşe kalka geçtiğimiz sarp keçiyol­ları bazen sel yarıkları içinde kayboluyor; bazen sık fundalıklar­dan ayrılarak, dibinde sivri sivri çam tepeleri görünen karanlık çukurlara sapıyordu. Ayı avına gidiyordum. Kılavuzum Kumdere köyünün en ünlü nişancılarındandı. Beraber tırmanacağımız yük­sek ağaçlı dağların daha çok uzağındaydık. Zaman zaman ince bir yağmur çiseliyordu. Güneş yoktu. Sonsuz mor bir kubbeyi andıran dumanlı gökten ölümsüzlüğün geçmiş saatlerini hatırlatan yaşlı guguk sesleri yankılanıyordu. Artık iyice yorulmuştum. Omzumdaki tüfek gittikçe ağırlaşıyordu.
- Biraz dinlensek, dedim.
Kılavuzum güldü. Kır çember sakallı, şen yüzü pembeleşmişti.
- Kesildin mi? diye sordu.
Sırtında çiftesiyle üç günlük yiyeceğimizden başka kebemi de taşıyan bu dinç köylüye yorgunluğumu söylemedim.
- Ha biraz gayret! - dedi, - Yarın başına bir çıkalım, oradan öte Akkovuk’a kadar yol iyidir.
- ...
Yarım saat daha tırmandık. Ayaklarımızın altından küçük taşlar kireçli topraklar dökülüyordu.
Çok büyük bir çam ağacının yanına gelince kılavuzum:
- İşte yarın başı! - dedi.
Yerler çamurdu. Çiseleyen yağmurun dallara çarpan damlaları derin bir fısıltı çıkarıyordu. Ben hemen çöktüm. Çamın kalın gövdesine arkamı dayadım. Cebimden paketimi çıkardım, sırtından yükünü indiren yaşlı avcıya uzattım:
- Yak bir sigara bakalım!
Ağırbaşlı bir tavırla:
- Burada tütün içilmez, - dedi.
Sordum.
- Niçin? Namazgâh mı burası?
- Hayır!
- Ya ne?..
Başını salladı. Gizli bir şey söylüyormuş gibi yavaşça:
- Burası Yalnız Efe’nin “sır olduğu” yerdir, - dedi.
Serin bir yel yağmurun fısıltısını çoğaltarak esiyor, üstümüzde siyah bir çadır gibi açılan çam dalları titriyordu. Anadolu’nun bu yalçın ufuklu, bu hoş, kayalık, bu korkunç yarı, Bozdağı’na giden bu ıssız yol, eskiden beri eşkıya uğrağıydı; bunu biliyordum. Ben ıssız bir geçidin gizli bir köşesinde uyuyan küçük bir köyde doğdum. Ger Ali’nin, Köroğlu’nun koşmaları, Develi’nin, Cellâv’ın hayat hikâyeleri içinde büyüdüm. Bilmem Onun için mi, eşkıya hikâyelerini dinlemeyi pek severim.
Paketimi cebime soktum.
- Anlat bana baba, - dedim, - bu Yalnız Efe kim? Nasıl sır oldu?
Yaşlı avcı torbanın yanına bağdaş kurdu, çiftesini kucağına uzattı, iri elâ gözleriyle dik yarın keskin kucağına, karşıdaki yağmurla ıslanarak koyu kan rengine dönen derin granit uçurum­lara baktı, baktı. Sonra bana döndü:
- Anlatayım, - dedi. Ben şimdi elli yaşını geçiyorum. O zaman pek ufaktım. Onu gören kadınları dinledim. Kendisi hiç erkeğe gözükmezdi.
- Neden gözükmezdi? diye sordum.
- Çünkü kızdı.
- Kız mıydı?
- Evet.
Şaşkınlığım hoşuna gitti. Geçmişi seven, bütün olağanüstülük­leri geçmişte sanan, geçmişi kutsayan her yaşlı köylü gibi masum bir sevinçle hikâyesini sürdürdü.
Bu acı, hüzün, sıkıntı dolu bir öç destanıydı. Belki bir saat sürdü. Yaşlı adam onun yaptıklarını anlatırken sevgiden dudakları titriyor­du. Ben de bu sevginin yansımasını ruhumda duydum. Yalnız Efe’nin her hareketi töreye uygundu. Halk, yerliler, köylüler ona yüce bir kahraman gibi tapıyorlardı. Anlatırken ihtiyar bazen heyecana geliyor, bazen üzülüyor, unutulmamış bir yasın gölgesi yüzünü karartıyordu. Yalnız Efe’nin sonunu anlatırken kendini tutamadı. Gözlerinden yaşlar boşlandı. Kalbi sanki ağzına gelmişti. Hıçkırıyordu. Boynunu bükerek, iri nasırlı elleriyle gözyaşlarını silerek söylediği sözler hâlâ kulağımda.
Av peşinde gezerken iki hafta, uğradığımız bütün köylerde, yörük obalarında hep Yalnız Efe’nin öykülerini dinlemiştim. O zamanlar şairdim. Duyduğum canlı bir kendimden geçişle kahra­manın destanını yazmaya kalktım. Ama nedendir bilmem yarım bıraktım. Aradan işte yirmi beş yıl, evet, yirmi beş yıl geçti. Bugün tamamlamak olanağı kalmadığını görüyorum. Yaşlanan hatıramda kafiye yok. Bunayan zevkimde sözcüklerin uyumu, veznin gizleri yaşamıyor. Ama gençliğimde yazdığım bir destanı, şimdi bir roman gibi tekrarlayamaz mıyım?
İşte bunu deniyorum.

* * *

Kırların yorgun sessizliğini taşıyan hüzünlü çıngırak sesleri, uzak yakın ineklerin böğürtüsü, köpeklerin havlayışı, fark olunmaz bir uğultunun içinde kayboluyor, sıcak bir bahar günü, önce saydam bir sis gibi başlayan uyuşuk gecenin renksiz gölgeleri altında sanki yavaş yavaş eriyor, dumanlaşıyordu. Küçük bir sürü -dört inekle birkaç keçi ve koyun- köye giren geniş yolun ta ağzında durmuştu. Alçak bir çitin önünde bir inek öfkeden acı acı böğürdü. Kapı açıldı, sürü, sayı sıra tanır akıllı yaratıklar gibi teker teker içeri girdi. Biraz sonra köy içinde bir ihtiyar belirdi. Bem­beyaz çember sakalı, yuvarlak kırmızı yüzünün çevresinde gümüş bir ayça gibi parlıyor, ipekli sarığıyla gümüş üzerine işlenen siyah nakışlarla hoş bir uyum oluşturuyordu.
Boyu o kadar uzun, vücudu o kadar iriydi ki... Dibinden geçtiği duvarlar, çitler, omuzları hizasına bile gelmiyordu. Ellerini koca­man al kuşağının arasına sokmuştu. Açık kapının önüne yaklaşın­ca:
- Kezban! - diye seslendi.
Beyaz başörtülü bir kız göründü. Parlak kara gözleri ihtiyara bakınca, yeni açan bir gülü hatırlatan yüzü güldü:
- Ne var baba?
- Kapı neye açık ki?
- Köpek gelmedi daha...
- Gelmez uğursuz. Aşağıda derenin kenarında oynaşırlar.
- Neye girmiyon?
- Bu gece komşular bize gelecekler. Varıp Tosun Dayı’ya bir diyeyim. O da gelsin.
- Tosun Dayı hastaymış. Bütün gün yatmış. Kızı bana dedi.
- Ben de bir bakayım. Sen yemeği hazırla. Şimdi gelirim.
- Peki...
İhtiyar gözleri yerlerde, karşıki çitin arkasında kayboldu. Bu, bütün köyün kendilerindenmiş gibi sevdikleri Yörük Hoca’ydı, Yirmi yıl önce, “Artık yaşlandım,” diyerek buraya gelip yerleşmiş, çift ve tarla almış, evlenmişti. Yetmiş yaşını çoktan aşmıştı. Ama hâlâ dinçti. Gençliğini önce medresede, sonra dağlarda, savaşlarda geçirmişti. Anadolu’nun, Rumeli’nin her yerini karış karış tanırdı. Yemen’de askerlik yapmıştı. Dört yıl önce karısı ölmüş, kızı Kezban’la yalnız kalmıştı.
“Evlen!” diyenlere güler, başını sallar:
“Evlenmek bana gerekmez. Ben artık orada güvey gireceğim” diyerek caminin bahçesindeki sık servili küçük mezarlığı gösterirdi. Zenginceydi. Elli yıl dolaşmak onu biraz para sahibi etmişti. Kumdere’nin eşrafından sayılırdı. Köyün yoksullarına, dullarına, öküzlerine yardım eder, herkesin ölüsüne kendi sevabı için mevlit okuturdu. Dünyada hiçbir dileği kalmamıştı. Elli yıllık deneyleri onda hiç umut bırakmamıştı. Halkın, hükûmetin gidişini hatırlayın­ca:
- Ah, dünyanın sonu! - derdi.
Sivastopol Savaşından sonra Silistre bozgununu görmüştü. O andan başlayarak Anadolu da bozulmuştu. Eşkıyalık, zulüm, haka­ret, hırsızlık, açlık, yağmacılık alevsiz bir yangın gibi, bu bin yıllık ana yurdu yakıp tutuşturuyordu. Yörük Hoca bunu görürdü. Kö­tülüklerin önüne geçmek, bozulan dünyayı düzeltmek gerekti. Ama nasıl? Gece gündüz bunu düşünür, bunu konuşur, bunu tekrarlar­dı.
- Bir Mehdi çıksa! - diyenlere gülerdi.
Anadolu, Rumeli karmakarışıktı. Bir değil, bin Mehdi az gelirdi. Köyün yaşlıları, onun karanlık düşünceleriyle daha beter bunalmışlar, gençleri daha beter sersemlemişlerdi.
“Yörük Hoca dünyanın direğini almış!” derlerdi.
Boyuna yakınırdı: “Ah genç olsam!”
“Genç olsan ne yapardın hoca?” diye soranlara karşılık ver­mez, gülümser, başını sallar, köyün her yanından görünen orman­lı, çamlı dağlara bakarak dalıp giderdi.

* * *

... Akşam yemeğini ocağın başında yemişlerdi. Kezban siniyi, sofra örtüsünü kaldırdı. Yörük Hoca, boz renkte keçe kaplı sedire çıktı. Çubuğunu yaktı! Kezban ocağın ateşini düzeltti. Sol taraftaki sedirin önünde duran küçük bir iskemleyi çekti. Cezveyi testiden doldurdu. Babası:
- Şimdi kahve yapma, - dedi, - konuklarla içerim.
- Peki...
Kezban, dolu cezveyi ocağın önüne bıraktı. Kalktı. Küçük odanın içinde adeta bir dev yavrusunu andırıyordu. Babası gibi çok iriydi. Elini biraz kaldırsa, isle kararmış basık tavana dokunabilecekti. Başını eğerek kapıdan çıktı.
Yörük Hoca içine ocağın alevleri yansıyan gözlerini çubuğunun dumanlarına dikti. Sağ kolunu dayadığı yastığın üstü, kapaksız bir dolaptı. Burada elli, altmış kadar pembe kaplı, sarı kâğıtlı kitap vardı. Köylülere yalnız camide mevlit okumaz, bazı geceler evinde toplananlara bu kitapları da dinletirdi. Arkasındaki perdesiz iki küçük pencerenin ortasında, uzun bir saz asılıydı. Bu saz, Yörük Hoca’ya gençliğinden kalmaydı. Âşık Garip’in, Aşık Kerem’in, Köroğlu’nun koşmalarını bunda çalar, “Sivastopol!”, “Ey Gaziler” havalarını tekrarlarken kendisiyle birlikte tüm dinleyenleri de ağlatırdı. Küçük bir idare kandiliyle aydınlanan odanın tek süsü, ocağın üstüne yan yana asılı iki levhaydı; birinin, sarı zemin üzerine siyah kötü bir talik ile yazılmış satırları, şaşırmış Türkün boğuk bir feryadına benziyordu:

Yay gibi eğri olsam
Elde tutarlar beni!
Ok gibi doğru olsam,
Yabana atarlar beni!

Ötekinin sülüs satırları beyliğin, sönmüş özgürlüğün, eski bir gururun, soylu bir demokrasinin, can çekişen bir kahramanlığın anısıydı:

Ne senden rükû (1)
Ne benden kıyâm, (2)
Selâmün aleyküm,
Aleyküm selâm.
__________

(1) Namazda eller dize dayanarak eğilme hareketi.
(2) Namazın ayakta olan kısmı.

Bir köpek havladı. Yörük Hoca çubuğunu ağzından çekti. Galiba geliyorlardı. Öksürükler, takırtılar işitildi. Kezban avluya çıkan kapıyı açıyordu.
Gelenler yedi kişiydi. Oda doldu. Sedirlere çıkmayanlar ocağın etrafına çöktüler. En yaşlıları Hacı Durmuş, Yörük Hoca’nın yanına oturdu. Birbirlerini Sivastopol’den tanıyorlardı. Hocayı yirmi yıl önce bu köye yerleşmeye razı eden bu arkadaşıydı. Mavi gözlü, köse, kamburu çıkmış bir ihtiyardı. Bölükte ona, “Cin Durmuş” derlerdi. Bir gece Rus generalinin şapkasını, kılıcını çadırdan aşırmış, bizim ordugâha getirmişti.
İki arkadaş yan yana geldiler mi, her defasında: “Hey gidi günler, hey!” diyerek birbirlerine bakarlar, gülümserlerdi. Sanki bu, onların özel bir selâmıydı. Yörük Hoca oradakilerin hepsine ayrı ayrı hâl ve hatır sorduktan sonra Hacı Durmuş’a döndü:
- Hey gidi günler, hey!... - dedi.
Öteki:
- Keşke görmeyeydik! - diyerek yüzünü buruşturdu. Kez­ban iri vücuduyla ocağın başına çömeldi. Dörtlük cezveleri sürdü.
Yörük Hoca karşı sedirde oturan bir köylüye baktı.
- Ey bakalım Muhtar Mehmet, ne var ne yok?
- Hayırlar Hoca...
- Dün kasabaya gittin mi?
- Gittim.
- Oradan hayır gelmez!
Kumdere köyü kasabaya iki saatti. Ovaya inince birden bire büyüyen dere, kasabada hemen hemen bir nehir olurdu. Halk artık yavaş yavaş bu nehre, “Ese Suyu” demeye başlamıştı. Son beş yıl içinde faizcilikle zenginleşen Eseoğlu, Kumdere’nin dibin­den başlayan ova tarlalarını birer birer satın almaya başlamıştı. Kasabada hükûmetin adamıydı. Gelen kaymakamları evinde be­dava oturtur, memurları kendi çiftliklerinde aylarca konuk ederdi. Adamların hepsi yabancıydı. Çobanları, uşakları, hergelecileri, Arnavutlardan, Rumlardandı. Kentteki ünlü Hıristo Çorbacı ortağıy­dı. Yazları ona konuk gelir, bütün civar köylülere ortaklaşa yüzde iki yüz faizle borç verirlerdi.
Muhtar:
- Eseoğlu üç yıldır borcunu veremeyen Küçükalanlıları mahkûm etmiş... - dedi.
Küçükalan, ovanın öte başında, Kumdere’den biraz büyücek bir köydü.
Hoca sordu:
- Nasıl mahkûm etmiş?
- Dava kentte olmuş. Hıristo Çorbacı, ta İstanbul'dan usta bir avukat getirtmiş! Davayı kazanmışlar. Meğer köyde Eseoğlu’na borçları olmayan yokmuş. Şimdi Eseoğlu’yla Hıristo bütün köyün tarlalarını, çiftliklerini ele geçirmişler.
- Ee...
- Eee, işte böyle.
- Şimdi yersiz, yurtsuz kalan Küçükalanlılar ne olacaklar? - dedi. Çubuğunu derin derin çeken Yörük Hoca cevap verdi:
- Ne olacaklar? Eseoğlu'yla Hıristo’ya tutsak!
- Nasıl olur ya!
- Bayağı olur işte.
Konukların içinde köyün imamı da vardı. Bu az görmüş, ama çok bilmiş bir adamdı. Köyden olmadığı hâlde, Yörük Hoca gibi yerlileşmişti. Hacı Durmuş’a açıkladı:
- Nasıl tutsak olacaklar? Köyün, tarlaların tapuları Eseoğlu’na geçmedi mi ya?... Geçti değil mi? İyi ya işte... Tarlaları kim sürecek, çifti kim toplayacak? Hıristo, Yunanistan’dan Rum getirmeyecek! Eseoğlu kendi çiftliğine bile güç ırgat buluyor. Küçükalanlılar ikisinin hesabına eşek gibi boğaz tokluğuna çalışacaklar.
Yörük Hoca:
- Boğaz tokluğuna deme, aç acına... - dedi. İmam bu sözleri tekrarladı:
- Aç açına! Aç açına!
- ...
Kezban kahveyi kabartmış, fincanlara koyuyordu. Ocakta dev­rilen bir odun birden bire alev aldı. Oradakilerin yüzlerini kırmızıya boyadı. Sanki komşu hemşehrilerinin bu manevî ölümünden duy­dukları yas hepsinin yüzüne yansıyordu. Ağır bir sessizlik çöktü. Herkes önüne bakıyordu. Yörük Hoca’nın çubuğu sönmüştü. Kez­ban, bu yas havasının içinde yıkılmaz bir umut, genç, dinç, güzel bir kararlılık simgesinin hayali gibi yavaş yavaş kalktı. Fincan tepsisini önce Durmuş’a uzattı. Ondan sonra sırayla bütün oturan­lara kahvelerini dağıttı.
Kimi cigara sarmıştı. Kimi bellerinden çıkardıkları çubukları dolduruyorlardı. Kezban babasının lülesini yaktı. Sonra herkese ateş gezdirdi. Sonunda gitti, kapının yanındaki alçak iskemleye çöktü. Evde yalnız olduğu için, yaşlı konukların yanından ayrılmaz­dı. Açık pencereden giren serince bir yel çubukların, cıgaraların dumanlarını ocağa doğru sürüyordu.
Çubuğunu fosurdatan Yörük Hoca:
- Ah genç olsaydım! - dedi.
Hacı Durmuş’un solundaki gür siyah sakallı, kısa boylu, küçük gözlü bir adam -Kamçısızların Veli- Yörük Hoca’nın yüzüne bakmadan:
- Genç olsaydın ne yapardın hoca? - diye sordu.
Yaşlı Yörük, kahvesinden büyük bir yudum “ah”la içti. Gözlerini çubuğunun dumanları içinden ayırmak istiyormuş gibi başını kaldırdı. Odanın içi pek dardı, pencereler arkasındaydı. Bakacak yer bulamadı. Gözlerini kapadı.
- Dağa çıkardım! dedi.
- Dağa çıkıp da ne yapabilirdin?
- Ne mi yapabilirdim? Eseoğlu gibi ulus düşmanlarını gebertir­dim!
Muhtarın sağındaki uzun boylu, hasta yüzlü, perişan bir köylü -Nalbant İsmail- âdeta inledi:
- Eseoğlu bir değil ki...
- Bin olsun, önce birden başlanır...
Muhtar:
- Yaşa hoca! - diye bağırdı, sonra konuşmasını sürdürdü. Sen­deki cevher hepimizde olsa...
Hacı Durmuş:
- Biz de cevher olsa da para etmez... - diyerek kafasını dar omuzlarının arasına çekti. - Yaş yetmiş, iş bitmiş! Gün gençlere kaldı. Oysa onlar da kendi havalarında... Hiçbir şeye akılları ermiyor. Her şeye eyvallah diyorlar. Anadolu âdeta bir tekke olmuş... Bizim zamanımızda kimse kimseye haksızlık edemezdi. Herkes birbirinden çekinirdi. Hele yabancılar ülkeye adım atamaz­lardı. İş, para, çift, çubuk bizimdi. Köye değil, hatta kasabaya bile Rum, Ermeni, Yahudi madrabaz giremezdi.
Verdiği haber, koca bir köyün sütübozuk bir faizciyle yabancı bir Rumun malı oluşu, hepsinin yüreğini zehirli bir hançer gibi etkilemişti. Küçükalan, ovanın en zengin köyüydü. Kasabaya alışan gençler, hep Eseoğlu'’nun yanına gitmeye başlamışlardı.
Yörük Hoca, Eseoğlu’nun ne kötü bir herif olduğunu bildiği için zavallılara haber gönderdi. “Onunla alışveriş etmeyin. Sizi mah­veder” dedi. Ama sözünü dinletemedi. Beş yıl içinde yedi yaşın­dan yetmiş yaşına kadar herkes Eseoğlu’na borçlandı. İşte artık bütün toprakları ele geçiriyordu. imansız, acımasız, dinsiz bir faizciydi. Bu aklı İstanbul’a, İzmir’e gittikçe manifatura aldığı Rumlardan öğrenmişti. Bu gidişle bütün köyleri tutsak edecekti. Korkusundan, çiftliğine silâhlı Arnavutlarla gidip geliyordu. Kasa­bada bile canını yakmadığı, yuvasının bir direğini olsun yıkmadığı adam yoktu. Daha elini Kumdere’ye atamamıştı. Kışın köyden her rast geldiğine:
- Ben size de iyilik etmek isterim. Kim para isterse bana gelsin! dedi.
Ama Yörük Hoca borcun, özellikle bir faizciye edilecek borcun nasıl bir ateş olduğunu, nasıl ev, bark, köy, kent yaktığını hemşehri­lerine iyice anlatmıştı. “Olmadı mı, sabır, kanaat! Oldu mu idare, ihtiyat!...” Köy bu öğüdü tuttuğu hâlde yine eziliyor, yine yoksul­luğa düşüyordu. Yirmi yaşına giren her genç, asker olunca Yemen’e gidiyor; bir daha hiç gelmiyordu. Nüfus azalmıştı. Köyde çoğunluğu, yaşlılarla kadınlar oluşturuyordu. Eseoğlu, borç verip yutamadığı için, Kumdere’ye düşmandı. Oraya güvenlik kuvvetleri­ni göndertiyordu. Her yeni gelen kaymakama:
- Bütün il içinde eşkıya yatağı Kumdere’dir! Devlet burasını topa tutmazsa rahat görmez! - derdi.
Oysa Kumdere’den şimdiye kadar ne bir adam dağa çıkmış, ne de dağdakilerden biri konuk gelmişti.
Köy dik bir dağın eteğinde olduğu için halkı hem ovada işleriyle uğraşır, hem kışın dağlarda ayı, kurt, geyik avına çıkardı.
Avcılık, onları ova köyleri gibi karanlık bir yoksulluğa düşürmüyordu. Sonunda geçen yıl Eseoğlu, onların silâhlarını da hükûmete toplatmayı başardı. Artık ava gidemiyorlardı. Silâhsız kalan halk ne yapacağını şaşırmıştı. Yörük Hoca:
- Sünnet bozuldu! - demişti.
“Ata binmek, silâh kullanmak, yüzme öğrenmek” Peygamberin emriydi. Silâh olmadıktan sonra av nasıl kovalanırdı? Silâhsız at ne işe yarardı? Tutsak gibi kaldıktan sonra yüzmeye ne gerek vardı? İnsanın kendini suya atıp boğuluvermesi daha hayırlıydı! Köyün en büyük üzüntüsü işte silâhsız kalmaktı. Güvenlik yetkililerinin evleri basıp, çeyiz sandıklarına varıncaya kadar arayıp, ucu sivri bir bıçak bile bırakmadıkları gün, bütün köy, sanki ölmüş gibi susmuştu. Kambur Hasan -bu köyün en tuhaf adamıydı- teselli kabul etmez üzüntüleri içinde hepsini güldürdü. Görevliler gittikten sonra köylüler cami meydanında toplanmış, düşünüyorlardı. Kam­bur Hasan:
- Hey ağalar! işte biz de, Çınarlı’ya döndük. Ama bizi nereye çıkaracaklar? - dedi.
Çınarlıların başına gelen felâketi hatırlayınca, hepsi gülüştüler. Bu köyün serüveni, ova halkının eğlencesiydi. Çınarlı en çok efe çıkaran, doğası sert bir köydü. Görevliler, bir gün bunları kandırıp, en son silâhlarına varıncaya kadar atmışlardı. İçlerine fesat düş­müştü. Kim silâhını sakladıysa gidip biri haber veriyordu. Bir gün yine bunlardan “yardım” adı altında para toplamak istiyorlardı.
Çınarlılar:
- Vermeyiz! dediler.
Silâhlarının toplandığını unutuyorlardı. Kaymakam kızdı. O gün
bir görevli gönderdi.
- Kerataların hepsini topla! Ama hiçbirisini kaçırma. Ben gelir, onlara para vermemeyi öğretirim! - dedi.
Görevli köye gelince tüfeğini doldurmuş:
- Kim kımıldarsa, vururum! - diye haykırmıştı.
Kimse kımıldayamadı. Suyun kenarında kocaman bir çınarlık vardı. Çoluk çocuk, yaşlı, kadın halkın hepsini bu ağaçların altına getirdi.
- Hepiniz, şimdi şu çınarların üstüne çıkacaksınız. Beş dakikaya kadar yerde kim kalırsa öldürürüm! - diye ikinci bir emir verdi görevlilerden biri.
Tüfeğini omzuna dayadı. Halkın üzerine doğrulttu. Köylüler can korkusuyla bir maymun sürüsü gibi çınarlara tırmandılar. O zaman görevli:
- Kim aşağıya inerse vururum! - diye tekrar bağırdı.
Derenin dibindeki gölgelere uzandı. Cıgarasını yaktı. İçti. Uyuyuverdi. Köylüler görevlinin uyuduğunu gördükleri hâlde, yine mahsus yapıyor diye yere inemiyorlardı. Bu sırada kaymakam gelmişti. Köyde tavuklardan, köpeklerden başka canlı yaratığa rast gelme­yince ürktü. “Acaba hepsi dağa mı çekildi?” diye düşündü. Gönder­diği görevliyi sonunda derenin kenarında uyumuş görünce, kafa­sına bir tekme indirdi:
- Ulan hani köylüler? - diye haykırdı.
- Burada efendim.
- Nerede?
Görevli havalara bakıyor, kaymakam bir şey anlamıyordu. Bir de gözlerini kaldırınca gördü ki, bütün köylü çınarların üstünde... Bir kahkaha attı.
- Aferin ulan! - dedi, - güzel akıl kullanmışsın!
Görevli:
- Ne yapayım efendim! Uykum vardı. Kaçmasınlar diye hepsini ağaçlara çıkardım... - karşılığını verdi.
Kaymakam, parası olanın aşağı inmesini buyurdu. Parası olmayan, çınarların dalları içinde hapis kalacaktı. Parası olmayanlar da borç para bulup indirdiler.
İşte Çınarlılar köyünün bu serüveni, Anadolu’nun henüz silâh elinde kalan çocuklarını çok güldürmüştü. Zavallılar atalarının:
Gülme komşuna gelir başına, dediğini unutmuşlardı. Eseoğlu, hükûmete fit vere vere ovada her köyü Çınarlılar gibi silâhsız bırakmıştı. Yalnız kendi korucular kolcuları, çobanları, mandıracıları, hergelecileri silahlıydı. B adamları da hep Arnavutluk’tan, Yanya’dan filân getirtiyordu Hizmetinde hiç yerli kullanmazdı. Bir çeşit silâhlı derebeylik kurmuştu. Çevrede korkutmadığı, ürkütmediği insan kalmamıştı. Vurduruyor, öldürüyor, kendisine karşı gelebilecek hiçbir kuvvet bırakmıyordu. Eşkıya, yataklık, filân gibi yalan dolanla hükûmeti kendine uydurmuştu. Çevrenin en güzel kızlarını zorla nikâhın alıyor, bir hafta sonra boşayıveriyordu. Yaptığı kötülükler sınırı aştığı için son günlerde kasabadan dışarı çıkamaz olmuştu. Hep bir eşkıya saldırısından korkardı. Muhtar yeniden bir cigara tellendirerek onun korkularını anlatmaya başladı.
Nalbant İsmail:
- Pekalâ korkuyor emme, yine kötülük etmekten vazgeçmiyor. - dedi.
- Elinde değil.
- Eli kopsun.
Muhtar, Yörük Hoca’ya döndü.
- Ha! Az kalsın unutacaktım... - dedi. - Eseoğlu dermiş ki: “Yörük
Hoca ölsün, Kumdere’yi de ele geçireceğim!”
- Kime demiş ki?
- Herkese...
- Ecel yaşa bakmaz oğul! Sayısı, sırası yoktur. Ben öleceğim de, o dünyaya kazık mı dikecek? Hem o daha bizim köye elin uzatacağına bana borcunu versin!
Odadakilerin hepsi bizim köye Hoca’nin gözlerine baktı.
Muhtar da şaşmıştı.
- Sana borcu mu var?
- Var ya...
- Ne kadar?
- Yüz elli lira kadar.
- Ne zaman almıştı?
- Üç yıl oluyor. Bir Cuma günü kasabadaydım. Harmanı yeni satmıştık. Köylülerden alacaklarımı da almıştım. Bu herif bana rastgeldi. “Aman hoca, şu dakika çok sıkıştım. Bana üzerindeki paraları ver!...” dedi.
- Ee, sen de verdin mi?
- Verdim.
- Senet filân almadın mı?
- Almadım.
Kamçısızların Veli güldü:
- Öyleyse, artık ahrette alırsın.
- Hayır, dünyada alırım.
Hacı Durmuş da başını salladı:
- O herif dünyada borcunu vermez... - dedi.
- Ben alırım.
- Görürüz.
- Hem yarın...
- Hoca inat etme, vallahi vermez.
- Ben alırım.
- Boş yere başına belâ alacaksın!
Kapının yanında duran Kezban hiç söze karışmıyor, yalnız dinliyordu. O da babasının Eseoğlu’ndan alacağı olduğunu yeni işitmişti. Bu herifi üç yıl önce, bir gün pazarda görmüştü. Kara sarı, çirkin suratı, çarpık burnu, dişlek ağzı gözünün önüne geldi. Belirsiz bir tiksintiyle titredi. Şimdi köylüler av hikâyelerine başla­mışlardı. Daha köyde iki gizli tüfek vardı. Kışın onunla, nöbetleşe ayı avına gidiyorlardı. Ama postu kasabaya götüremiyorlar, daha yukarıdaki köylere satıyorlardı. Eğer kasabada ayı postu görse, neyle vurdunuz?” diye hemen güvenlik görevlisi insan; yakalıyor­du.
Lâf Tosun Dayı’nın hastalığına geldi, “İnce dert!” diyorlardı. Beş yetişmiş oğlunun hepsi Yemen’e gitmiş, hiçbiri geri gelmemişti. Bu ihtiyar, gelmemiş oğullarını düşünerek eridi. Sapsarı oldu. Bir deri bir kemik kaldı. Şimdi ölüyordu. Bütün çifti, çubuğu kimsesiz yaşlı bir kadıncağıza kalacaktı. Oradan lâfı Moskoflara getirdiler. Köyde her toplanmanın sonu Moskof hikâyesiyle biter. Yine her zamanki gibi Hacı Durmuş, Yörük Hoca birer o anlattılar. Bu, bitmez tükenmez bir romandı. Elle tutulan patlamamış gülleler! Gece saldırılan! “Allah Allah!” sesini duyun Rus ordusunun silâhlarını atıp kaçışı! Kurşun vurmaz kumandalar! Yeşil sarıklı hayalî orduların yol açması! Yörük Hoca anlattıkça, dinleyenler heyecana geliyorlardı. Bu kez anlattığı, vücudu yarı beline kadar donmuş bir nöbetçinin serüveniydi. Onu değiştirme gelen arkadaşını görünce, şehadet getirmeye başlamış, yürümemiş, hemen oracıkta ölmüştü. Köylülerden biri:
- Ah, şu Moskofla bir kere daha karşı karşıya gelsek! - dedi. Yörük Hoca güldü.
- Oğul! Şimdi Moskof içimizde!
Hacı Durmuş onayladı:
- Moskof içimizde! Her gün ölüyoruz. Küme küme ölüyoruz işte!
Sonra Anadolu’nun çektiği acıyı anlatmaya başladı. Halk daha içerilerde ot yiyor, çuval giyiyordu. Mısır koçanından yapının ekmeği bile ömründe görmeyen Türkler vardı. Kaç yıl vardı hayvanlar gibi ormanlarda, kırlarda kökleri topluyor, ince toprak kili un gibi midelerine indiriyorlardı.
Yörük Hoca:
- Bu gidişle bizim de olacağımız o... dedi. Ver, ver, ver! Elde yok, avuçta yok! Sonumuz n’olacak?
Açlığın, çıplaklığın korkunç gölgesini iç kesimlerden bu verin ovalara kadar uzatıyordu. Konuşurlarken, hepsinin yüzünde bunun korkusu belli oluyordu. Hacı Durmuş, içerilerinin yıkıklığını, pek şanlığını anlattıkça hep bir ağızdan:
- Bu bizim “her şeye” eyvallah deyip boyun eğmemizdendir! - sözünü tekrarlıyordu.
O yaşlıydı. Zaten birkaç günlük ömrü kalmıştı. Ama eli ayağa tutanlar, hiçbir haksızlığa razı olmamalıydı. “Ah!” diyordu. “Her ülkeden bir adam çıksa... Ne rüşvet kalır, ne zulüm kalır, ne nefes kalır! Bir kişi... bir kişi...” Yörük Hoca da onun gibi düşünüyordu.
İçlerinden biri dedi ki: “Yemen, Arabistan kasaphanesi durduk­ça köylerimizde genç kalmıyor!” Bu çok doğruydu. Hepsi gözlerini yerlere indirdiler. Köyde en aşağı iki dinç evlâdını Yemen çöllerin­de kaybetmemiş aile yoktu! Sanki durmak, dinlenmek Türkün nasibi değildi. Bir savaş biterken diğeri başlıyordu. Ha Mora, ha Sivastopol, ha Sırp, ha Karadağ, ha Moskof... Sonra bunlar yetmiyormuş gibi bir de Arabistan! Ya bu kadar fedakârlığa karşı görülen zulüm! Çektiklerini hatırlayan köylülerin benizleri soluyor­du.
Geç saatlerde gitmeye kalktılar. Bu gece hep acı şeyler konuşmuşlardı. Çam Hüseyin, tavana varan uzun boyuyla kapıdan çıkarken:
- Keşke Hoca, bize biraz kitap okuyuvereydin! Konuştuk, zehirlendik! - dedi.
Gündüz gibi bir ay ışığı avluyu aydınlatıyordu. Kezban, Yörük Hoca, dış çite kadar konukları geçirdiler. Dönerlerken Kezban ahıra uğramak için ayrıldı.
Babası:
- Yarın kasabaya gideceğim! Atı erken hazırla! - dedi.
- Niye gideceksin?
- Şu Eseoğlu’ndan benim parayı istemeye!
- Pekalâ...
İhtiyar durdu, iri yapılı, güzel kızının gidişine baktı. Elinde olmaksızın.
- Ah, şu bir erkek olsaydı! - diyerek içini çekti.
Kezban döndü:
- Bir şey mi dedin ki baba?
- Yok, bir şey demedim.
Ama Kezban, onun dediğini, onun niçin ah ettiğini duymuştu. Evet, erkek olsaydı, erkek olsaydı... Gözünün önüne çamlı dağlar, çamlı yollar, hainlerin, hırsızların, namussuzların, zalimlerin murdar çamurlara, kanlara bulanmış ölüleri geldi! Ah erkek olsaydı!... Ama, işte kızdı! Erkek olmanın çaresi yoktu. Düşüne düşüne ahıra girdi. Atın önüne ot koydu. Eşek köşeye tıkılmıştı. Onu çekti çıkan Sonra eve girdi. Babası odasına çekilmiş, yatmıştı. Yatağı serdi sedirin kenarına oturdu. Gözlerini, ayın mavi ışığıyla etrafı gümüşlenen yüksek, çamlı dağlara dikti. Gece işittikleri birer bin kafasından geçiyordu. Kulakları çınlamaya başladı. Bülbüller sesini duymuyordu.
- Ah, erkek olsaydım! - dedi.
Yatağına soyunmadan yüzükoyun uzandı. Sabaha kadar uyuyamadı.


Yalnız Efe 2

Yörük Hoca daha güneş doğmadan yola çıkmıştı. Kezban nedensiz bir üzüntü içinde sıkılıyordu. Ahırı temizledi. Biraz ça­maşır yıkadı. Sonra tahtaları sildi. İşi bitince, Kambur Hasan’lara gitti. İkindiye kadar oturdu. Hasan’ın karısı onun süt anasıydı. Boş kaldığı zamanlar hep bu kadının yanına gelir, tezgâhında bez dokuyordu.. Bugün tezgâha elini süremedi.
- N’oldu sana? Hasta mısın ki?...
- Yo...
- Niye böyle bakarsın?
- Hiç.
- Deyiver, deyiver.
- Bir şey yok vallaha.
- Benzin solmuş.
- Gece uykum kaçtı da.
Sabahleyin babası ata binerken, sanki uzak, dönülmez bir gurbete gidiyormuş gibi hüzünlenmişti. Kasaba ona zulüm, fenalık bir yer duygusunu verirdi. Nedensiz duyduğu bu kederden bir türlü silkinip sıyrılamıyor, aklından gece işittiği şeyleri birer birer iriyordu. Eseoğlu’nun çirkin hayali gözünün önündeydi. İçinden, “Şimdi ihtimal babamla konuşuyor” dedi. Uzun boylu, iri, levent ihtiyarın karşısında çarpık, bodur, iğrenç herifin çürük dişleriyle sırıttığını görür gibi oluyordu. Kim bilir borcunu vermemek için ne yalanlar uyduracaktı. Hacı Durmuş’un geceki iddiasını hatırladı:
- O herif dünyada borcunu vermez.
Babası:
- Ben alırım! - demişti.
Acaba muhtarın üsteleyerek söylediği gibi, “Yok yere başına belâ mı olacaktı? İkindiye doğru tekrar döndü. Boş durmamak eline çorabını aldı. Örmeye başladı. Tığları parmaklarına batırıyordu. Kalktı. Ahırdaki folluklardan yumurtaları topladı. Gübre yığınlarının üstündeki tavuklar sanki yorulmuşlardı. Eşinmiyorlar, duruyorlar, başlarını eğerek ona bakıyorlardı. Hava güzel olduğu hâlde, ortalıkta gizli bir hüzün vardı. Büyük kırmızı horoz başını altın tüylerinin içine çekmiş, gözlerini kapamış, ayakta uyukluyordu. Onları kümes tarafına kışkırttı. Sonra çitin kapısı doğru yürüdü. Açtı. Eşiğe oturdu.
- Neredeyse gelir! - diyordu.
Akşam oldu. Kırdan sürüler döndü. Ama babası gelmedi. İnekleri ahıra soktuktan sonra yine kapının eşiğine oturdu. Hava iyice karardı. Yıldızlar parladı. Korudan bir bülbül inledi. Kezban ellerinin tersiyle gözlerini ovuşturuyor.
- N’oldu ki? N’oldu ki? - diye kıvranıyordu.
Babası geceleyin hiç kasabada kalmazdı. Ansızın yanından gölge atladı. Bu köpekti. Gözüyle hayvanı izledi. Kasaba yolu doğru koşuyordu. “Acaba bir gelen mi var?” umuduna kapıldı. Doğruldu. Karanlıkta ilerisi pek gözükmüyordu. Ama köpek koşarak geri döndü. Kezban’ın eteklerini kokladıktan sonra, arka ayaklarının üstüne oturdu. Gözlerini Kezban gibi karanlıklara dikti. Sanki sahibinin gelmediğini hissetmişti. Kezban boğulacağını sanıyordu. Ağır, sökülmez bir hıçkırık göğsünden kabarıyor, boğazı tıkanıyordu. Köpek acı acı ulumaya başladı. Bu uluyuş yüreğini parçalayacakmış gibi içine yansıyordu.
“Hoşt!” dedi, köpeği içeri kovdu. Sonra kapıyı çekti. Karşı çite doğru yürüdü. Belki artık yatsı olmuştu. Aralık bir kapıdan girdi. Önce havlayan bir köpek, yanına gelince sustu. Sonunda ışık görünen bir pencereye gitti. Burası Tosun Dayı’nın eviydi.
- Kim o?
- Benim.
- Ne arıyon Kezban?
Tosun Dayı’nın karısı Fatma Molla bir karşılık alamayınca genç kıza dikkatle baktı:
- Söyle, ne istiyon?
- Hiç.
- Neye geldin?
- Babam bugün kasabaya gitti. Gelmedi.
- Belki bir işi çıktı. Yarın gelir. Ne merak ediyon?
- Hiç kalmazdı.
- ...
İçeriden Tosun Dayı’nın titrek, solgun, hâlsiz sesi işitildi:
­- Yahu, kim o?
- Kezban.
- Buraya gelsenize...
Kapıda ayakta duran yaşlı kadın kızı içeri aldı. Hasta, yerden bir karış kadar yüksek bir sedirin üzerinde uzanmış yatıyordu. Sakallı, giyimli bir iskelet sanılacak derecede zayıflamıştı. Karanlık ağzının içindeki uzun dişleri bembeyaz görünüyordu. Gözleri, parlak birer karanlık saklayan iki derin çukurdu. Kezban ocak başındaki mindere çöktü. Fatma Molla da oturdu. Hasta soluğunu topladı. Dinlene dinlene sordu:
- Ne... var... ki?...
Kezban:
- Babam kasabaya gitti, gelmedi amca... dedi.
- Niçin gitti?
- Eseoğlu’ndan alacağı vardı da... Onu istemeye...
- Erken mi gitmişti?
- Çok erken.
- Gelir kızım.
Ocağın üstündeki kandilin sarı ışığı, bu küçük odaya canlı bir mezar biçimi veriyordu. Tosun Dayı ölmek üzereydi. Ocağın dibindeki siyah kedi gözlerini yummuş, sanki hayatın bu çirkinli­ ihtiyarlıkla hastalığı görmek istemiyordu. Bir süre sustular.
Birden dışarıda pek yakından bir baykuş kahkahası yankılandı. Kedi gözlerini açtı. Hasta, ihtiyar kadın, genç kız bakıştılar.
Fatma Molla:
- Üç gecedir bu uğursuz dadandı. Tepemizde ötüp duruyor...
Hasta daha da sarardı. Sanki işitmemiş gibi davranıyordu. Sonra yavaş yavaş koyunlardan, ekinlerden konuşmaya başladı­... Bu yıl Tosun Dayı’nın üç ineği de gebeydi. Kezban konuşulanı duymadan karşılık veriyor, babasının nerede kalabileceğini düşüyordu. Yatsı ezanı okundu. Fatma Molla aptese kalktı.
Kezban:
- Ben de gideyim, - dedi. - Babam gelirse, beni beklemesin.
Kapının dışarısı simsiyahtı. Bastığı yerleri görmeyerek yürüdü. EI yordamıyla çitten çıktı. Karanlığa alışan gözleri şimdi duvarlar ağaçları, sokakları fark ediyordu. Kendi kapılarının önünde bir gölge gördü. Yüreği “hop” etti. Babası mıydı? Hayır, kısa boylu bir adam.
- Kimdir o? - diye seslendi.
- Recep.
- Ne var?
- Sana baktım.
Kezban hızla kapıdaki adama yaklaştı. Bu, Nalbant İsmail’in genç oğluydu. Beraber büyümüşlerdi. Heyecanla sordu:
- Beni ne yapacaksın?
- Şey...
- Ne?...
- Söyle be!
Delikanlı bir şey söylemiyor, başını arkaya çeviriyor, Kezban sanki görmemek istiyordu. Köpek arkadan çitin kapısını tırmalayarak havlıyordu. Kezban yüreğinin çarpıntısından düşeceğini sandı. Eliyle çite dayandı.
- Ülen, söyle ne var?
- Amcamı vurmuşlar!
- Babamı mı?
- Ha!...
- ...
Birdenbire soluğu tıkanır gibi oldu. Dişleri kilitlendi. Ağzını açamadı. Recep aptal aptal genç kıza bakıyordu. Kezban son bir çabayla sordu:
- Nerede?
- Eseoğlu’nun çiftliğinde.
- Kim haber verdi?
- Çobanlar! Korucular; “Gelin, cenazenizi alın!” diye köye haber göndermişler.
Kezban olduğu yere çöktü. Başını ellerinin içine aldı. Hüngür hüngür ağlamaya başladı. Recep gidemiyor, genç kızın başucunda duruyordu. Ağlaya ağlaya sanki gözyaşları bitti Kezban’ın. Hıçkırık­ları seyrekleşti. Recep üzerine eğiliyor:
- Galk kardaşım, galk, hadi bize gidelim... - diyordu... - Kezban karanlığın içinde birden bire doğruldu.
- Ben gidiyorum! - dedi.
- Nereye?
- Babamın ölüsüne.
- Şimdi gece. Yarın bütün köylü gidecek.
- Ben duramam.
- Ben de geleyim.
- İstemez...
- ...
Hızlı kasabaya inen yola atladı. Recep kapının önünde kalmıştı. Çitin içindeki köpek havlıyor, kapıyı paralayacak sarsıyordu. Kezban karanlıklar içinde kayboldu. Yürüdü, yü­rüdü, yürüdü. Ayaklarına taşlar vuruyor, etekleri çalılara takılıyor­. Belki dört saatten fazla koşmuştu. Yorgunluk hıçkırıklarını dinmişti. Dağların üstü morlaşıyor, yıldızlar siliniyordu. Uzakta, solunda çiftliğin binaları artık görünmeye başladı. Esmer bir kenarında gölgeden bir duvar hâlinde kesintisiz uzanan söğütlerden, kavaklardan çıkmış bir duman gibi çatıları sarıyordu. Hiç dinlenmedi. Bir an önce babasına kavuşmak istiyor­ üzerindeki dar tahta köprüyü geçti. Sürekli horoz sesleri işitiliyordu. Dış çitleri geçince, üzerine birkaç köpek atıldı. Havlıyorlardı.­ Kezban çitten bir kazık çekti. Çevresinde havlayan köpeklere savurarak ilerledi. Çiftliğin büyük kapısı daha kaplıydı. Tekmeledi. Köpeklerle uğraşıyordu. Kapının üstündeki odadan çıplak bir baş uzandı.
- Kimdir o, mori?
- Kumdereli Yörük Hoca’nın kızıyım.
- Bre, bre! Amma kabadayı şey bre!
- Haydi, aç diyorum.
- Korkmaz mısın bre mori, geceleyin gelirsin burda?
- Aç be çabuk.
- Ne yapacaksın?
- Babamı göreceğim.
Korucu, çirkin bir baykuş kahkahası attı:
- O mortiyi çekti bre!
Kezban gülen herife dehşetle baktı. Dişlerini sıktı. Birdenbire yüreğinin çarpışı hafifledi. Sesini yumuşattı:
- Haydi korucu ağa. Ölüsünü göreyim bir kere.
- Ölünün nesini göreceksin?
- Yapma korucu ağa.
Herif eğleniyordu. Diyordu ki:
- Daha gece, sonra kâhya darılır. Sen biraz dere kenarında dolaş. Hava iyice açılınca gel.
Köpekler Kezban’ın çevresinde sıçrayıp havlıyorlardı. Genç kız büyük kapının eşiğine oturdu. Havlamaktan yorulan köpekler karşısına yattılar. Gözlerini, elindeki kazığa diktiler. Böyle ne kadar zaman geçtiğini anlamadı. Ortalık ağarıyordu. Ne yapacaktı? Şimdi gece gibi üzüntüsünü hissedemiyordu. Sanki yüreği gerilmiş, katılaşmıştı. Ne olmuştu? Niçin babasını vurmuşlardı? Mutlaka bunu Eseoğlu yaptırmıştı. Eseoğlu... Köyün, babasının, herkes düşmanıydı. Yine çarpık burnu, dişlek ağzıyla gözünün önüne geldi. Yumruklarını sıktı. Dişlerini sıktı. Başını salladı. Karanlı belirsiz, şekilsiz düşüncelere daldı. Dayandığı kapı büyük takırtıyla açılırken, bir kâbustan uyanıyormuş gibi silkindi. Dondu. Karşısında yaşlı bir Rum gördü. Bu Eseoğlu’nun hizmetçisiyle içeride, beyaz, küçük bir sarayı andıran çiftlik kulesinin pencerelerinde hâlâ ışıklar parlıyordu. Rum eğildi. Gözlerini ovuşturdu. Kezban’a dikkatle baktı.
- Kız ne arıyon burda? - dedi.
Kezban soğukkanlılıkla karşılık verdi:
- Babamı...
- Baban kim senin?
- Kumdereli Yörük Hoca...
- Hesto diyavolo! O öldü.
- Biliyorum.
- Görüp ne yapacaksın? - Ölüsü nerede?
- Ben bilmem.
Sabah mahmurluğuyla gözlerini ovuşturuyor, Kezban’ın cepkeninden taşan memelerine, başörtüsünün altında solgun bir parlayan yüzüne bakıyordu. “Omorfo koriçe, diyavolo” diye mırıldanmaya başladı. Genç kız içeri girmemişti.
- Dur, uşaklar kalksın, soralım!
- Peki...
Rum cebinden çıkardığı fakfon bir tabakadan cıgarasını sarıyor, yandaki oda kapıları açılıp kapanıyordu. Kapının üstündeki tara­çada bir merdiven vardı. Parmaklıkları arasında birkaç adamın dolaştığı görülüyordu. Kapıcı çakmakla cıgarasını yaktı. Merdivenin altına ilerledi. Yukarıda gezinenlere bağırdı:
- Kâhya kalktı mı?
- Kalktı, - dediler.
- Bir kız gelmiş. Dün vurulan Kumdereli Yörük’ün kızıymış. Söyleyin, ne yapalım?
Taraçadaki seslerden biri sordu:
- Ne istiyormuş, Hıristo?
Kapıcı, genç kıza bakarak karşılık verdi:
- Babasının ölüsünü.
- Kâhyaya bildirelim.
- Haydi...
- ...
Kezban bekledi. Yukarıda kapılar açıldı, kapandı. Sonra merdi­venin yarısına kadar inen genç bir köylü:
- Gel buraya, kâhyanın yanına gideceksin... - diye Kezban’ı çağırdı.
Kezban yürüdü. Merdivenleri çıktı. Büyük, karanlıkça bir odaya girdi. Yerler siyah keçe döşeli, duvarlarda birçok tüfek asılıydı. Ocağın başında kırmızı bir mindere yan gelmiş, çubuğunu fosur­datan iri bir Arnavut, onu baştan aşağı süzdü.
- Sen o herifin kızı mısın, mori?
- Kızıyım!
- Senin baban ne belâymış? Bizim başımızı az daha belâya sokacaktı. Bereket versin kırk paralık kurşuna!
Kezban susuyor, hiç karşılık vermiyordu. Sonra kâhya yeniden
sordu:
- Köye akşamdan haber gönderdik, gelip cenazeyi alsınlar diye...
- Ne susuyorsun?
- ...
- Sen nereden haber aldın?
- Bir adam haber verdi.
- İstersen al, omuzla, kendin götür. Babanın leşi kaç para eder;
yüzüp de derisini satacak değiliz ya...
Kezban donmuş gibiydi. Sanki taş kesilmişti. Sanki artık yüreği
çarpmıyordu.
Kâhya bu iri siyah gözlerin bakışı altında rahatsız oldu. Ayakta
duran uşağa:
- Ölü nerede? - diye sordu.
- Ahırın yanındaki gübreliğe attık!
- Öyleyse bu gece sıcak sıcak epeyce rahat etmiştir. Götürün bu
kızı oraya. Köylüler gelinceye kadar birlikte, beklesinler, mori!
Kezban yine karşılık vermeden dışarı çıktı. Uşağın arkasından yürüyordu. Taş döşeli büyük avluyu geçtiler. Ahırlar ta son köşedeydi. Güneşin ilk ışıkları hafif bir duman halinde gübrelere yansıyor, tavuk, horoz, hindi, kaz, ördek kalabalığı altında bu yığınları kaplıyordu. Yaklaştılar. Uşak arkasına döndü:
- Nah! - dedi.
Kezban ilerledi, iki yüksek gübre yığınının arasında uyuyor gibi uzanmış olan babasını gördü. Sağ kolu görünmez birine lânet ediyor gibi yukarı doğru uzanmıştı. Yumrukları kilitlenmişti. Sönük gözleri açıktı. Başından akan kanlar yüzünü boyamış, ak sakallarını kıpkırmızı yapmıştı. Ağzı müthiş şeyler söylemek istiyormuş açıktı, kapkaranlıktı, korkunçtu. Kezban bu ölüye sanki görmeden baktı. Ağlamadı. Heyecan göstermedi.
- Babamı kim vurdu? - dedi.
Uşak duraksadı:
- Bilmiyorum.
- Ne zaman vurdular?
- Bilmiyorum.
- Nerede vurdular ki?
- Bilmiyorum.
Kezban acı acı gülümsedi.
- İyi.. - dedi. - Ben öğrenirim.
Uşak sanki katilmiş gibi utanıyordu. Döndü, arkasına bakmadan uzaklaştı. Kezban babasının ölüsüne yine dik dik baktı. Baş ucuna oturdu. Elini sürmeye çekiniyordu. Başını ellerinin arasına aldı. Sökülmeyen bir hıçkırık boğazına tıkanıyor, soluk alamayacak gibi oluyordu. Gözyaşları sanki kurumuştu.
Köylüler gelinceye kadar öyle durdu. Hacı Durmuş halkın başındaydı. Hepsinin gözleri yaşlıydı. Nalbant İsmail inledi.
- Kalk kızım!
Kezban derin bir uykudan uyanır gibi doğruldu. Köylüler taze ağaçlarından yapılmış bir sedye getirmişlerdi. Hepsinin yüzünde ­bir baş eğişin sessizliği mermerleşmişti.
- Allah rahmet eylesin! - dedi.
Kimse kımıldayamıyordu. Herkesin gözleri Kezban’daydı.
Hacı Durmuş:
“Ne duruyoruz ki?” diyerek sedyeyi tutan genç köylülere baktı.
- Allah rahmet eylesin!
- Katiller...
- Öğleye yetiştirelim.
- Kim vurmuş ki?
- Sormak gerek mi?
- ...
Kimin kime karşılık verdiği belli olmuyordu. Hacı Durmuş eski arkadaşının ölüsünün kollarından tuttu. Ayaklarından gençler kal­dırdılar. Sedyeye uzattılar. Hacı Durmuş eğildi. Ölünün alnından, ta yaranın üzerinden öptü.
- Öcünü kim alacak? - diye bağırdı.
Herkes önüne bakıyordu.
Hava bulutluydu. Bu sessiz alay Eseoğlu'nun çiftliğinden çıktı. Kimse ağzını açamıyordu. Çiftliğin adamları ortada yoktu. Kezban, tek bir kız, arkadan geliyordu. Yolda rastgelenler:
“Ne oldu ki?” diye soruyorlar, cenazeyi görünce bir karşılık bekliyorlar, fatihacıklarını okuyup geçiyorlardı.
Öğleden önce köye girmişlerdi. Bütün kadınlar, çocuklar, ihtiyarlar cami avlusundaki büyük çınarın çevresine toplanmış, ellerinde yağlıklar ağlıyorlardı. Yalnız Kezban ağlamıyordu. Gömmeyi ikin­diye bıraktılar. Cenazeyi yıkamak için eve götürmek istiyorlardı. İmam:
- Olmaz! - dedi.
“Niçin?” der gibi yüzüne baktılar.
- Yörük Hoca şehittir! - diye haykırdı. Şehit yıkanmaz. Şehidin elbisesi üzerinden soyulmaz.
- ...
- ...
İkindi namazından sonra bu şehit mezarlığa götürüldü. Bütün köy hazırdı. Güneş ara sıra bulutların arasından ağlar gibi görü­nüyor, çiseleyen yağmurun içinden uzak, belirsiz gökkuşakları çıkıyordu. Hıçkırıklar sustu. Yalnızca kapanan mezarın kürek kürek atılan toprakları boğuk, gizli bir yakınma gibi duyuldu.

* * *

Köy yas içindeki Kezban’ı düşünüyordu. O n’olacaktı? Yakını, akrabası yoktu. “Everelim!” diyorlardı. Yörük Hoca’nın ölümünden daha bir ay geçmemişti. Hacı Durmuş öksüz kalan kızı evine çağırttı. Ona bin dereden su getirerek, evlenmesi gerektiğini anlattı. Ama Kezban soğukkanlılıkla:
- Amca, ben babamı vuranı hükûmete tutturmadan kocaya varmam... - dedi.
- Hangi hükümete kızım?
- Kasabadaki!
- Orası Eseoğlu’nun elindedir. Onun sözünden çıkmaz!
- Çıkar, hak yerini bulur.
- Bulmaz kızım.
- Ben buldururum.
- Nasıl idersin, nidersin?
Kezban bir erkek gibi elini kalçasına dayamış, saldıracak gibi duruyordu. Ama yüzü, gözleri son derece sakindi. Yavaş yavaş, ne yapacağını anlattı. Mutlaka babasına kimin kurşun attığını arayıp bulacaktı. Sonra bu katili hükûmete verecek, astıracaktı. Ama Hacı Durmuş ümitsizdi. “Adliye iki kapılıdır. Birisinden girilir, öbüründen
çıkılır” diyordu. Hem güvenlik yetkilileri, Eseoğlu’nun en baş adamlarıydı. Mümkün değil onun hizmetçilerini hapsetmez, her suçunu görmezlikten gelirlerdi. İhtiyarın baş eğişi, kıza garip göründü. Başını yukarı kaldırdı. “Amca, ben ahımı kimsede bırakmam!” dedi. Başka bir karşılık beklemeden dışarı çıktı.
Eseoğlu, öksüz kalan Kezban’ın güzelliğini zaten biliyordu.
Şimdi ona hep: “Babasını eşkıyalar vurdu, çok acıyorum. Kimse­m kız! Ne yapacak? Ben Yörük Hoca’yı çok severim. Bu zavallı adamın hatırı için, onu Allah’ın emriyle, peygamberin kavliyle almak isterim,” diye haberciler gönderiyor, Kezban’dan ne evet, hayır, karşılığını alabiliyordu. Babasını vuran eşkıyalar kimlerdi? İlk kâhyası ağzından kaçırmamış mıydı? Zaten orada kim görülürse, suç, vücudu olmayan eşkıyaların üzerine atılıyor, soruşturma filân güme gidiyordu. Kezban, asıl katilin Eseoğlu olduğunu imanı gibi biliyordu. Ama asıl vuranı yakalattırıp, onun desteklediğini söyletecek, ikisini darağacında sallandıracaktı. Ya sallandıramazsa?... Bu durum aklına gelince dişlerini sıkar, gözleri­ küçültür, dik dik önüne bakar, dalar giderdi. Bir aydır artık sürüsünü kendi güdüyor, inekleriyle, koyunlarıyla, keçileriyle her gün dağa gidiyordu. Kimseyle konuşmaz olmuştu. Bazı zamanlar Eseoğlu’nun otlaklarına kadar uzanır, onun çobanlarına hep baba­sının nasıl vurulduğunu sorardı. Bu çobanların içinde bir Deli Mustafa vardı. Aptal olduğu için askere almamışlardı. Aptallığı bütün ovaca bilinirdi. Bir gün Kezban, koyunlarını gölgelendirdiği
ormanın alanından geçen bu adama rastgeldi. Seslendi:
- Mustafa, Mustafa!
Aptal durdu. Şaşkın şaşkın etrafa baktı. Kezban’ı görünce güldü.
Yılıştı:
- Nereye gidiyor, ülen?
- Hiç.
- Gelsene buraya.
- Gelmem.
- Gel, gel.
Aptal hızla yürüdü. Uzaklaşacaktı. Kezban uzandığı yerden kalktı, koştu. Aptalı tuttu. Sarı köpek havlamaya başlamıştı. Mustafa’yı ısırmaya çalışıyordu.
- Gel diyom ülen.
- Nideceksin?
- Bana biraz kaval çalıver.
- Çalmam.
- Çalarsın.
- Çalmam.
- Ben de seni bırakmam.
Aptal, çocuk gibi yüzünü buruşturdu. Dudaklarını büktü. Ağla­maya başladı. Ama Kezban onu okşadı. Zavallının saçı sakalına karışmıştı, parça parça mor fistanının altından bol kıllı göğsü görünüyordu. Kezban: “Sana ceviz sucuğu vereceğim.” dedi.
Aptal birdenbire sustu. Elleriyle gözlerini sildi. Sırıttı:
- Vir hele.
- Gel ki vireyüm.
- Vir hele.
Kezban aptalı kolundan tuttu. Oturduğu yere getirdi.
- Çök bakayım! dedi.
Aptal sırıtıyor, ne söylerse yapıyordu. Bağdaş kurdu. Pis kuşa­ğına kavalını bir silâh gibi sokmuştu. Kezban torbasını açtı. Çıkardığı tatlı sucuktan bir parça kopardı. Aptala uzattı. Zavallı bu parçayı alır almaz, hiç çiğnemeden yuttu.
- Daha istiyon mu?
- İstiyom.
- Ama benimle yarenlik ider müsün?
- İderün.
- AI öyleyse...
- Bir parça daha koparıp verdi.
- Kaç yaşındasın Mustafa?
- Bilmen.
- Anan, baban va mı?
- Yoh.
- Sen nerde yatursun?
- Ahurda.
- Hangi ahurda?
- Çiftliğin ahurunda.
Kezban’ın gözleri parladı. Sucuktan bir parça daha koparıp verdi.
Köpek de karşılarına oturmuş, sanki ne konuştuklarını anlamak istiyor gibi dikkatli dikkatli yüzlerine bakıyordu.
- Sizin çiftliğe eşkıya gelmiş.
- Yalan.
- Elimallah.
- Gelmiş. Kumdereli Yörük Hoca’yı vurmuşlar.
Aptal biraz düşündü. Yine:
- Yalan! - dedi.
- Öyleyse Yörük Hoca’yı kim vurdu?
- Söylemen.
- Niçin söylemezsün, ülen?
- Kâhya uyardı. “Sakın bu herifin burada vurulduğunu kimseye dimeyün” dedi.
- Yalan.
- Elimallah.
- Yalan.
Aptal kızdı:
- Vuranı gözümle gördüm! - dedi.
- Eşkıya değül mü?
- Değül be!
- Kimdi?
- Kâhyanın gardaşı!
Kezban sucuktan daha büyük bir parça kopardı. Aptalın ağzına eliyle sokarak sordu:
- Doğru mu söylüyon?
- Elimallah.
- Yalan, ülen!
- Elimallah.
- Niçin vurdu ki?
Aptal kendini unutmuş, hem sucuğu yiyor, hem söylüyordu:
- Ağa didi.
- Ne didi?
- Ona: “Şu herifi git vur!” dedi.
- Sen gördün mü?
- Gördün.
- Nasıl oldu? Di hele.
- Yörük Hoca evin kapısında ağayla sövüştü.
- Ee, di hele.
- Sonra galktı. Atına bindü, gitdü.
- Sonra?
- Ağa: “Hey Zeynel, yetiş, şu herifi gebert!” diye haykırdı.
- Eey, sonra?
- Zeynel, ağasının odasına koştu. Tüfeğini aldu. Hoca’nın
arkasından çıkdu.
- Sen o zaman neredeydün?
- Ahırın önünde gübreleri açıyodum.
- Sonra ne oldu? Di hele.
- Ben gapuya koştum. Daha Hoca yıraklaşmamıştı. Zeynel: “Hey Hoca! Geri dön, ağa paranı virecek” diye bağırdı.
- Eey?
- Hoca geri döndü. Yine çiftliğin gapusuna geliyordu, Zeynel arkasına sakladığı tüfeği birden bire çıkardı. Omzuna goydu. Nişan aldı. Bum...
- Eey...
- Yörük Hoca düştü.
- Sonra?
Aptal yine sucuktan istedi. Kezban elinde kalan son parçayı da uzattı. Dudakları, elleri titriyordu. Bu olay hemen gözünün önüne geliverdi. Sanki babasının kır atından yuvarlanışını görüyordu. Aptal gevezeleniyor, ölüyü onun sırtına yükletip, gübrelerin arasına attırdıkları söylüyordu.

İKİ KEKLİK

İki keklik bir kayada ötüyor. (2)
Ötme de keklik, derdim bana yetiyor, aman, aman; yetiyor. (2)
Annesine kara da haber gidiyor. (2)
Yazması oyalı, kundurası boyalı yâr benim, aman, aman; yâr benim.
Uzun da geceler, yâr boynuma sar beni, aman, aman; sar beni.

İki keklik bir dereden su içer. (2)
Dertli de keklik, dertsize dert açar, aman, aman; dert açar. (2)
Buna yanık sevda derler, tez geçer. (2)
Yazması oyalı, kundurası boyalı yâr benim, aman, aman; yâr benim. (2)
Uzun da geceler, yâr boynuma sar beni, aman, aman; sar beni.
Yazması oyalı, kundurası boyalı yâr benim, aman, aman; yâr benim.
Uzun da geceler, yâr boynuma sar beni, aman, aman; sar beni.

GÖRDÜM/İsimsiz

Ey yaran-ı memdühu safa!
Olasız gam hanesinden cuda
Kimsenin yolunu yolsuza uğratmasın Hüda.
Diyeceğim şu;
Güler yüz, tatlı dil, can gövdeye mülk değil.
Kara sakaldan ak sakala erdim
Ne ki insanoğluyla başladı, hepsini gördüm.
Çisil çisil yağan yağışlı bir sabah, dünyanın dört yol ağzında durdum
Yerle gök arasına sıkışmış nice yaralı yürek var
Bir bir gördüm.
Yaşamak için ölenleri, ölmek için yaşayanları gördüm
İkiyüzlülüğü gördüm, yiğitlik donuna bürünmüş haini gördüm
Başkasının hakkını yiyenleri gördüm
Yalanın başköşeye oturtulduğunu,
Gerçeğin kapı dışarı edildiğini gördüm
Zalimin akıttığı kanı gördüm,
Aldatılmış kadının gözyaşlarını gördüm
Birinin ötekine yaptığını gördüm.
Çok gördüm,
Nankörlüğü ayan beyan gördüm
İnilti dolu, pişmanlık dolu ümitsiz evler gördüm
Saraylar gördüm, harcı masumların kanından
Bu saraylarda sevişenleri gördüm
İpeklere sarınmış, sırmalar takınmış ihaneti gördüm
Zindanlar gördüm, zindanlarda suçlunun yanı başında
Suçsuzu da gördüm.

Doğruyu kırılmış gördüm, eğriyi kurulmuş
Çok gördüm
Dost yüzlü hasedi gördüm.
Acizin hırsını gördüm.
İftirayı gördüm, giyimli kuşamlı
Hilenin koşturduğu atı, deştiği kuyuları
Açtığı kapıları gördüm.
Merhameti, yıkık bir duvar dibinde ağlar gördüm.
Tapınağa koşan günahkârları gördüm.
Yedikçe acıkan tokları gördüm.
İyiyi ayak altında, kötüyü baş üstünde gördüm.
Güneşli hava da gördüm,
Yağışlı hava da gördüm.
Çok gördüm
Yarım gece, yarım gündüz
Gecemde gördüm, gündüzümde gördüm
Ne ki insanoğluyla başladı
Hepsini gördüm.

TÜRK KAHVESİ

Dünyaya Armağanımız 500 Yıllık Kültür TÜRK KAHVESİ

TÜRK KAHVESİ nasıl pişirilir?

İçme suyunu fincanla ölçerek koyun. Her fincan için iki çay kaşığı kahve (5 gr), iki çay kaşığı şeker (arzuya göre) ilâve edilir. Kısık ateşte kahve ve şekeri iyice karıştırın. Bir süre sonra kabaran köpüğü fincanlara pay edin. Kalan kahveyi bir taşım daha pişirin ve fincanlara boşaltın. TÜRK KAHVESİ sunulurken, yanında su verilmesi gelenektir. İçilen su, ağzı kahve lezzetine hazırlar. Tiryakiye yakışır bir kahve, ağır ateşte, 15-20 dakika pişirilmeli, cezve sık sık ateşe sürülüp geri çekilmelidir. Nasıl pişirilirse pişirilsin, köpüksüz bir TÜRK KAHVESİ düşünülemez. Eski TÜRK KAHVESİ ise genellikle şekersiz olurdu. Bunun yerine kahve öncesinde veya sonrasında tatlı bir şey yemek veya içmek geleneği vardı. Kahvenin değişik ve güzel bir koku taşıması isteniyorsa, fincanların dibine yerleştirilen bir mahfaza içine kokulu maddeden bir parça konulurdu. En çok yasemin, amber, karanfil ve kakula kullanılırdı.
Dozunda içilince bir zararı yok

TÜRK KAHVESİNİN ayrıcalığını belirleyen noktayı özetlersek, diyebiliriz ki, TÜRK KAHVESİ (dozunda içildiği takdirde) sağlığı tehdit edecek zararlı bir yanı yok. Teskin edici ve dinlendirici özelliği var. Bir fincan kahvedeki 50 mg kafein hemen vücuttan atılır. Bu bakımdan TÜRK KAHVESİ fincanı ideal ölçülere sahiptir. Bir fincandan fazla içildiğinde, zihin açıcı, uyarıcı ve enerji verici özelliği ön plana çıkar. Sindirime yardımcı olur. Bu yönüyle şekerli içmemek kaydı ile kilo almayı ve mide ekşimelerini önler. Yerinde ve zamanında içildiği zaman, olağanüstü bir keyif verici olarak ün yapmıştır. Kahvenin üreticisi Türkler değildir, fakat hazırlanışı, pişirilmesindeki teknik incelik ve ona kazandırılan aroma ve lezzet bakımından Türk kahvesi eşsizdir.

TÜRK KAHVESİNİN TARİHİ

Araştırmalara göre “kahve” adına ilk kez Yemen’de rastlanıyor. Kahve dînî ortamlarda geceleri geç saatlerde kadar süren zikir ayinleri esnasında uyarıcı olarak kullanılmış, sonra da buradan Arap Yarımadası’na yayılıyor. Kelime olarak Arapça “kahwa”dan geliyor. Bu sözcüğün de Habeşistan’da kahve üreten Kaffa yöresinden alındığı sanılıyor. Önceleri, dövülüp toz haline getiriliyor, böylece bir nevi ezmesi yapılarak ekmek üstüne sürülüp yeniyormuş.

Kahvenin Türkiye’ye ilk kez, Hükm ve Şems isimli iki Suriyeli tarafınca 1555’te getirildiği belirtiliyor. Ancak bazı kaynaklarda ise Kanunî Sultan Süleyman zamanında (1520-1566) Habeşistan Valisi Özdemir Paşa tarafınca getirildiği bilgilerine rastlanıyor.

Kahve Türkiye’ye geliyor, ama nerede içilecek? İlk kahvehane Tahtakale’de açılıyor. Bu kahvehane yalnız halkın değil, müderris ve kadı gibi okumuş kesimin de ilgisini çekiyor. Kahve, içenleri çoğaldıkça, dikkatleri üzerine çekiyor. Ne olduğu tam olarak bilinmeyen bu yeni madde, bir uyuşturucu muamelesi görüyor ve din adamlarınca yasaklanıyor. Bu dönemde, kahve taşıyan gemilerin dipleri delinerek batırıldığına bile rastlanıyor. Yasaklara rağmen, kahvenin sevilip yaygınlaşması önlenemiyor ve Sultan III. Murat (1546-1595) zamanında İstanbul’da kahvehane sayısı 600’ü buluyor. Buralarda kahveden başka nargile ve çubuk servisi de yapıldığı söyleniyor.

1615’te Venedik, 1650’de Marsilyalı tacirler TÜRK KAHVESİNİ dünyaya yayıyorlar. 1669’da Osmanlı Sefiri Hoşsohbet Nüktedan Süleyman Ağa, TÜRK KAHVESİNİ Paris sosyetesine ikram ediyor. O dönem Paris’te Süleyman Ağa’nın konağına davet edilmek, ayrıcalık sayılıyor.
Bugün kahve kültürünün en yoğun yaşandığı Avusturya ise, tam 1683’te, Osmanlı Ordusunun Viyana Kuşatması sayesinde tanışıyor kahve ile.

TÜRK KAHVESİ TEHLİKE ÇANLARI ÇALIYOR

Pişirilmesi, sunumu içimi, doyumsuz sohbetleri ve fal bakma ritüeli ile eşsiz bir tat olan TÜRK KAHVESİNİN keyfi yüzyıllardır devam ediyor. Ancak “hatırı 40 yıl devam eden”, içeriği kültürle “sadece sıcak bir içecek” olmanın ötesine taşınan TÜRK KAHVESİ ne yazık ki son yıllarda geri plana itildi.

Espressolar, filtre kahveler, neskafeler derken, nerede ise kebapçılarda bile TÜRK KAHVESİ bulmaya zorlanır olduk. Makinelerde iki dakikada yapılan diğer kahveler, yüzyıllık keyfimizi kaçırdı! Ama ne olursa olsun, TÜRK KAHVESİNİN iade-î itibarını kazandırmaya kararlıyız...

Aslında Türklerle hiçbir alâkası olmayan kahve ile 1500’lü yılların ortasında tanışıp öyle bir işlemişiz ki, dünyayı “TÜRK KAHVESİ” tiryakisi yapmayı başarmışız. TÜRK KAHVESİ, toplumsal tarihimize de damgasını vurup sosyal hayatı ve ilişkileri geliştirmiş. Misafirperverlik, kız isteme gibi geleneklerimizin de vazgeçilmezi olmuş. TÜRK KAHVESİNİN tarihi ve yaşantımıza katkıları yazmakla bitmez, ama 1900’lere gelip arkamıza baktığımızda, TÜRK KAHVESİNE yeterince sahip çıkmadığımızı ve ona hak ettiği değeri vermediğimizi görüyoruz.

Cumhuriyet dönemi ile birlikte baş gösteren ekonomik zorluklar, TÜRK KAHVESİNİN kaderini de yakından etkiledi. Kahve ülkemizde yetişmediği için yokluk döneminde ithalâtı azaltılan ilk ürün, kahve oldu. En büyük darbe ise 1970’lerde Ecevit hükümeti döneminde yedi. Büyük bir ekonomik kriz yaşanıyordu ve hükümet kahve ithalâtını tamamen durdurdu. Kahve bulamayınca, insanlar çaya yöneldi. Çay satışlarında patlama yaşandı. Bu yıllarda kahve tiryakileri, Balkan Savaşı’nda kullanılan bir yönteme başvurdu. Nohudu öğütüp içmeye başladı.

Falın etkisi büyük

Kahve, ikinci büyük sarsılmayı 1980’lerin başında göreve gelen Özal hükümeti ile yaşadı. Özal’ın batıya açılma politikaları TÜRK KAHVESİNİN pabucunu dama attı. İthal ürün cennetine dönen Türkiye’de hazır kahve ve filtre dönemi başladı. Batı hayranlığı öyle bir noktaya geldi ki, TÜRK KAHVESİ içmemek, övünç kaynağı oldu. Restoranlar, “Bizde TÜRK KAHVESİ ve rakı bulunmaz.” diyerek gururlandılar. Anadolu bile hazır kahve ile tanıştı. Bütün bunlar yaşanırken, hiç kimse çıkıp da: “TÜRK KAHVESİ elden gidiyor!” demedi. Şimdi özellikle büyük kentlerde TÜRK KAHVESİ içecek yer bulana, şanslı gözü ile bakılıyor. Restoran, kafe ve benzeri yerlerin çoğu TÜRK KAHVESİ servisi yapmıyor. Evlerde ise her şeye rağmen varlığını sürdürüyor. Birkaç yıl önce yapılan bir araştırma, evlerin %63’ünde hâlâ TÜRK KAHVESİ içildiğini gösterdi. TÜRK KAHVESİNİN bütün engellemelere rağmen, hâlâ en fazla tercih edilen kahve olmasında, falın da büyük rolü var. Yine araştırmalar gösteriyor ki, fal bakma alışkanlığı TÜRK KAHVESİ içimini artırıyor.

Yerli üretici çok az

Türkiye’ye yılda 10 ton kahve ithal ediliyor. İşlenme aşamasında %15’i yok oluyor. TÜRK KAHVESİ üretimi yapan yerli firma sayısı ise çok az. Bunların başında da “Kurukahveci Mehmet Efendi Mahdumları” geliyor. 1871 yılında Mehmet Efendi, kahveyi bibeklerde öğüterek müşterilere hazır olarak satmaya başlamış. Hâlâ TÜRK KAHVESİ üretip satan en büyük marka, Kurukahveci Mehmet Efendi Mahdumları. Mehmet Efendi, son 10-15 yıla gelinceye kadar bu alanda tek idi. Sabancı Holding, “Keyif” markası ile son yıllarda piyasaya girdi. Birkaç yıl önce de bir İsrail şirketi Ankara’daki Kocatepe şirketini satın aldı ve “Elitepe” markası ile TÜRK KAHVESİ üretmeye başladı. Tabiî, bunların yanı sıra yöresel küçük TÜRK KAHVESİ üreticileri de bulunuyor. Bu üreticiler yalnızca bulundukları yerin kahve ihtiyacını karşılamaya çalışıyor.

Son 5 yıldır TÜRK KAHVESİ açısından sevindirici gelişmeler de yaşanıyor. Örneğin, İstanbul’da az sayıda da olsa, sadece TÜRK KAHVESİ servisi yapan kafeler açılmaya başladı. Lüks restoranlar da gelen talepler üzerine atık TÜRK KAHVESİ yapmaya başladılar. Gurme yazarları konu ile yakından ilgileniyorlar. Mutfak Dostları Derneği, TÜRK KAHVESİNE sahip çıkmak için girişimlerde bulunuyor. Bu sayede gençler yavaş yavaş TÜRK KAHVESİ içmeye başladı. Ancak bu sevindirici haberler yeterli değil...
Amerikalılar fark etti

Büyük kentlerde TÜRK KAHVESİ içilecek yerlerin yok denecek kadar az olmasını pek çoğumuz fark etmiyoruz, ancak görünen o ki, Amerikalılar bu açığı yakalamayı başardı. Amerika’nın en büyük kafe-mağaza zinciri Starbucks Türkiye’ye girdi. İlk olarak İstanbul ve Ankara’da şube açacak olan Starbucks, TÜRK KAHVESİNE ayrı bir önem veriyor. Şirketin Türkiye’ye girme kararından sonra Amerika’da bir laboratuar kurup, en iyi TÜRK KAHVESİ pişirmek için araştırma yaptığı söyleniyor. Araştırmalar sonunda da TÜRK KAHVESİNİN en iyi, taşın üzerinde piştiğin saptamışlar. İstanbul’da Acıbadem’deki Natilus alış veriş merkezinde açacakları ilk şubede, ısıtılan taşın üzerinde TÜRK KAHVESİ pişirip servis yapacaklar.

Yunan usulü TÜRK KAHVESİ

Birkaç ay önce Tepebaşı’nda açılan ve kısa sürede büyük ilgi gören Yunan restoranı Ta Nisia da en iyi TÜRK KAHVESİ yapılan mekânlar arasında gösteriliyor. Yunanistan’da çok sık kullanılan ve TÜRK KAHVESİ pişirmek için özel üretilen “hovoli” adlı âlet Ta Nisia sayesinde Türkiye’ye de girdi. TÜRK KAHVESİNİN ana vatanında kimsenin aklına gelmeyeni Yunanlılar düşünmüş olacak ki, toprakta kahve pişiren bu âleti geliştirmiş. Hovoli, ızgaraya benziyor. Elektrikle çalışan ızgaranın üzerine kum serilmiş. Kahve, ısınan kumun üzerinde pişiriliyor ve lezzeti de en az mangalda pişirilmiş kahve kadar güzel oluyor.

Dünyanın ilk ve tek TÜRK KAHVESİ makinesi: Kahveset

TÜRK KAHVESİNİ yaygınlaştıracağına inanılan TÜRK KAHVESİ makinesi sonunda yapıldı. Satışına başlanan “Kahveset” adlı makine 30 saniyede TÜRK KAHVESİ yapıyor. Türkiye’de ve dünyada ilk ve tek olan Kahveset, sade, şekerli ve orta şekerli TÜRK KAHVESİ yapabiliyor. Bu pratik makine TÜRK KAHVESİNİ fincana yine otomatik olarak döküp servise hazırlıyor. Makineden şimdiye dek 2.500 adet satılmış. Yurt dışından da sipariş geliyormuş.


Haydi, şimdi koşup bol köpüklü bir TÜRK KAHVESİ hazırlayın kendinize; afiyet bal şeker olsun!
Sevgi ile...

Kruasan TÜRKLER sayesinde mi doğdu?

Kruasan (croissant) kelimesinin Türkçesi “hilâl ay” anlamına gelir. 17. yüzyılda Budapeşte’de (ya da Viyana’da) fırıncılık yapan bir adam, bir gece yerin altında sesler duyuyor. Sonra anlıyor ki, Türkler şehri işgal etmek için yeraltı tüneller kazıyorlar. Bu tünellerden birisi patlatılıp, şehrin fethi önlenince, fırıncı, belediyeden bu olayın anısını canlı tutmak için özel bir çörek yapma hakkı istiyor. Bu çöreğin, Türklüğü temsil etmek için hilâl ay şeklinde olacağı belirtiliyor ve bunun üzerine şehir fırıncıya, bu ay çöreğini münhasır olarak yapıp satma hakkı veriyor!

SANATÇI/SEMRA KANAT

Fidye için öldürülen flütçü Erdim ile,
intihar eden balet Alpay’ın anısına

Sanatçının yaşamı bir edebiyat eseridir,
ama şiir değil, öykü değil, roman değil:
Zorlu bir tırmanış.

Sanatçının yaratıcılığı edebiyatın devamı olan resmin güzelliğidir,
ama renkleri sıradan değil:
Çıplak elle ateşe sarılış.

Sanatçının aşkı resmin kardeşi olan müziğin ta kendisidir,
ama notaları olağan değil:
Ruhun yükseldiği büyülü bir uçuş.

Sanatçının ölümü bülbülünkinden hüzünlüdür,
ona alışmak kalbe yaraşan değil:
Istırap dolu, acı ayrılış.

Sanatçının ardından kalan ölümsüz tutkusudur,
libretto’su yalan değil:
İçten gelen, dinmeyen haykırış.

Semra Kanat, Ankara - 1997

RUMELİ TÜRKLERİ/SEMRA KANAT

GENÇLİĞE HİTABE

Ey Türk gençliği! Birinci vazifen, Türk istiklâlini, Türk Cumhuriyeti’ni, ilelebet muhafaza ve müdafaa etmektir.

Mevcudiyetinin ve istikbalinin yegâne temeli budur. Bu temel, senin en kıymetli hazinendir. İstikbalde dahi, seni bu hazineden mahrum etmek isteyecek dahilî ve haricî bedhahların olacaktır. Bir gün, istiklâl ve Cumhuriyet’i müdafaa mecburiyetine düşersen, vazifeye atılmak için, içinde bulunacağın vaziyetin imkân ve şerâitini düşünmeyeceksin! Bu imkân ve şerâit, çok namüsait bir mahiyette tezahür edebilir. İstiklâl ve Cumhuriyet’ine kastedecek düşmanlar, bütün dünyada emsali görülmemiş bir galibiyetin mümessili olabilirler. Cebren ve hile ile azîz vatanın bütün kaleleri zapt edilmiş, bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve memleketin her köşesi bilfiil işgal edilmiş olabilir. Bütün bu şerâitten daha elîm ve daha vahim olmak üzere, memleketin dahilinde, iktidara sahip olanlar gaflet ve dalâlet ve hattâ hıyanet içinde bulunabilirler. Hattâ bu iktidar sahipleri, şahsî menfaatlerini, müstevlîlerin siyasî emelleriyle tevhit edebilirler. Millet, fakr-ü zaruret içinde harap ve bîtap düşmüş olabilir.

Ey Türk istikbalinin evlâdı! İşte, bu ahval ve şerâit içinde dahi vazifen, Türk istiklâl ve Cumhuriyetini kurtarmaktır! Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur!

Gazi Mustafa Kemâl ATATÜRK


20 Ekim 1927

Monday, February 06, 2006

İSTİKLÂL MARŞIMIZ

KORKMA, SÖNMEZ BU ŞAFAKLARDA YÜZEN AL SANCAK;
SÖNMEDEN YURDUMUN ÜSTÜNDE TÜTEN EN SON OCAK.
O BENİM MİLLETİMİN YILDIZIDIR, PARLAYACAK;
O BENİMDİR, O BENİM MİLLETİMİNDİR ANCAK!

ÇATMA, KURBAN OLAYIM, ÇEHRENİ EY NAZLI HİLÂL!
KAHRAMAN IRKIMA BİR GÜL! NE BU ŞİDDET, BU CELÂL?
SANA OLMAZ DÖKÜLEN KANLARIMIZ SONRA HELÂL,
HAKKIDIR, HAKK’A TAPAN, MİLLETİMİN İSTİKLÂL!

BEN EZELDEN BERİDİR HÜR YAŞADIM, HÜR YAŞARIM.
HANGİ ÇILGIN BANA ZİNCİR VURACAKMIŞ? ŞAŞARIM!
KÜKREMİŞ SEL GİBİYİM, BENDİMİ ÇİĞNER, AŞARIM.
YIRTARIM DAĞLARI, ENGİNLERE SIĞMAM, TAŞARIM.

GARBIN AFAKINI SARMIŞSA ÇELİK ZIRHLI DUVAR,
BENİM İMAN DOLU GÖĞSÜM GİBİ SERHADDİM VAR.
ULUSUN, KORKMA! NASIL BÖYLE BİR İMANI BOĞAR,
“MEDENİYET!” DEDİĞİN TEK DİŞİ KALMIŞ CANAVAR?

ARKADAŞ! YURDUMA ALÇAKLARI UĞRATMA, SAKIN!
SİPER ET GÖVDENİ, DURSUN BU HAYASIZCA AKIN.
DOĞACAKTIR SANA VAAD ETTİGİ GÜNLER HAKK’IN...
KİM BİLİR, BELKİ YARIN, BELKİ YARINDAN DA YAKIN.

BASTIĞIN YERLERİ “TOPRAK!” DİYEREK GEÇME, TANI!
DÜŞÜN ALTINDAKİ BİNLERCE KEFENSİZ YATANI,
SEN ŞEHİT OĞLUSUN, İNCİTME, YAZIKTIR, ATANI:
VERME, DÜNYALARI ALSAN DA, BU CENNET VATANI.

KİM BU CENNET VATANIN UĞRUNA OLMAZ Kİ FEDA?
ŞÜHEDA FIŞKIRACAK TOPRAĞI SIKSAN, ŞÜHEDA!
CANI, CANANI, BÜTÜN VARIMI ALSIN DA HÜDA
ETMESİN TEK VATANIMDAN BENİ DÜNYADA CÜDA.

RUHUMUN SENDEN, İLÂHİ, ŞUDUR ANCAK EMELİ:
DEĞMESİN MABEDİMİN GÖĞSÜNE NAMAHREM ELİ.
BU EZANLAR Kİ ŞAHADETLERİ DİNİN TEMELİ,
EBEDî YURDUMUN ÜSTÜNDE BENİM, İNLEMELİ.

O ZAMAN VECD İLE BİN SECDE EDER VARSA TAŞIM,
HER CERİHAMDAN İLÂHİ BOŞANIR KANLI YAŞIM,
FIŞKIRIR RUH-İ MÜCERRED GİBİ YERDEN NA’ŞIM,
O ZAMAN YÜKSELEREK ARŞA DEĞER BELKİ BAŞIM.

DALGALAN SEN DE ŞAFAKLAR GİBİ EY ŞANLI HİLÂL,
OLSUN ARTIK DÖKÜLEN KANLARIMIN HEPSİ HELÂL,
EBEDİYEN SANA YOK, IRKIMA YOK İZMİHLÂL,
HAKKIDIR, HÜR YAŞAMIŞ BAYRAĞIMIN HÜRRİYET:
HAKKIDIR, HAKK’A TAPAN, MİLLETİMİN İSTİKLÂL!

MEHMET AKİF ERSOY