Getirdiği yeni konular, dil ve anlatımıyla öykücülüğümüze çağdaş bir anlam kazandıran Ömer Seyfettin, 28 Şubat 1884’te Gönen'de doğdu. Harp Okulunu bitirince teğmen olarak 1903’ten 1908’e kadar İzmir'de, daha sonra üsteğmen olarak Rumeli’de Yakorit Hudut Bölüğünde 1908-1910 arasında çalıştı. Askerlikten ayrılıp Selânik’e yerleşti ve Genç Kalemler Dergisinde hikâyeler ve makaleler yazmaya başladı.
Balkan Savaşları sırasında tekrar askerliğe döndü ve Yanya kuşatmasında Yunanlılara esir düştü. 1913’te İstanbul’a dönüşünde askerlikten kesin olarak ayrıldı ve Kabataş Lisesinde 6 Mart 1920’deki ölümüne kadar edebiyat öğretmeni olarak çalıştı. Ziya GökaIp ve Ali Canip Yöntem ile beraber Millî Edebiyat akımını savundu ve o doğrultuda eserler verdi.
Ömer Seyfettin, çağdaş hikâyeciliğimizin ilk adımlarını attı. Öykücülüğümüz bugün ulaştığı noktayı Ömer Seyfettin’e borçludur. Onun yenilikleri yalnızca öyküyle sınırlanmamalı. O, Türk dilinin sadeleşmesini, edebiyatın geniş okur kitlesine ulaşmasını da sağladı.
Yazarımız, öykülerinde, parçalanmakta olan bir imparatorluğun bireylerine, milliyetçilik bilincini, vatanseverlik duygularını aşılamayı ilke edindi. Hikâyelerinin konularını gündelik hayattan, çocukluk ve askerlik anılarından, tarihten, halk hikâye ve efsanelerinden aldı. Tasvir ve tahlile değil, olaya ağırlık verdi.
Eserleri ayrı ayrı yayınevlerinin pek çok basımından sonra konularına göre yeni bir düzenlemeyle yayımlandı.
* * *
Yalnız Efe
Sabahtan beri yürüyorduk. Düşe kalka geçtiğimiz sarp keçiyolları bazen sel yarıkları içinde kayboluyor; bazen sık fundalıklardan ayrılarak, dibinde sivri sivri çam tepeleri görünen karanlık çukurlara sapıyordu. Ayı avına gidiyordum. Kılavuzum Kumdere köyünün en ünlü nişancılarındandı. Beraber tırmanacağımız yüksek ağaçlı dağların daha çok uzağındaydık. Zaman zaman ince bir yağmur çiseliyordu. Güneş yoktu. Sonsuz mor bir kubbeyi andıran dumanlı gökten ölümsüzlüğün geçmiş saatlerini hatırlatan yaşlı guguk sesleri yankılanıyordu. Artık iyice yorulmuştum. Omzumdaki tüfek gittikçe ağırlaşıyordu.
- Biraz dinlensek, dedim.
Kılavuzum güldü. Kır çember sakallı, şen yüzü pembeleşmişti.
- Kesildin mi? diye sordu.
Sırtında çiftesiyle üç günlük yiyeceğimizden başka kebemi de taşıyan bu dinç köylüye yorgunluğumu söylemedim.
- Ha biraz gayret! - dedi, - Yarın başına bir çıkalım, oradan öte Akkovuk’a kadar yol iyidir.
- ...
Yarım saat daha tırmandık. Ayaklarımızın altından küçük taşlar kireçli topraklar dökülüyordu.
Çok büyük bir çam ağacının yanına gelince kılavuzum:
- İşte yarın başı! - dedi.
Yerler çamurdu. Çiseleyen yağmurun dallara çarpan damlaları derin bir fısıltı çıkarıyordu. Ben hemen çöktüm. Çamın kalın gövdesine arkamı dayadım. Cebimden paketimi çıkardım, sırtından yükünü indiren yaşlı avcıya uzattım:
- Yak bir sigara bakalım!
Ağırbaşlı bir tavırla:
- Burada tütün içilmez, - dedi.
Sordum.
- Niçin? Namazgâh mı burası?
- Hayır!
- Ya ne?..
Başını salladı. Gizli bir şey söylüyormuş gibi yavaşça:
- Burası Yalnız Efe’nin “sır olduğu” yerdir, - dedi.
Serin bir yel yağmurun fısıltısını çoğaltarak esiyor, üstümüzde siyah bir çadır gibi açılan çam dalları titriyordu. Anadolu’nun bu yalçın ufuklu, bu hoş, kayalık, bu korkunç yarı, Bozdağı’na giden bu ıssız yol, eskiden beri eşkıya uğrağıydı; bunu biliyordum. Ben ıssız bir geçidin gizli bir köşesinde uyuyan küçük bir köyde doğdum. Ger Ali’nin, Köroğlu’nun koşmaları, Develi’nin, Cellâv’ın hayat hikâyeleri içinde büyüdüm. Bilmem Onun için mi, eşkıya hikâyelerini dinlemeyi pek severim.
Paketimi cebime soktum.
- Anlat bana baba, - dedim, - bu Yalnız Efe kim? Nasıl sır oldu?
Yaşlı avcı torbanın yanına bağdaş kurdu, çiftesini kucağına uzattı, iri elâ gözleriyle dik yarın keskin kucağına, karşıdaki yağmurla ıslanarak koyu kan rengine dönen derin granit uçurumlara baktı, baktı. Sonra bana döndü:
- Anlatayım, - dedi. Ben şimdi elli yaşını geçiyorum. O zaman pek ufaktım. Onu gören kadınları dinledim. Kendisi hiç erkeğe gözükmezdi.
- Neden gözükmezdi? diye sordum.
- Çünkü kızdı.
- Kız mıydı?
- Evet.
Şaşkınlığım hoşuna gitti. Geçmişi seven, bütün olağanüstülükleri geçmişte sanan, geçmişi kutsayan her yaşlı köylü gibi masum bir sevinçle hikâyesini sürdürdü.
Bu acı, hüzün, sıkıntı dolu bir öç destanıydı. Belki bir saat sürdü. Yaşlı adam onun yaptıklarını anlatırken sevgiden dudakları titriyordu. Ben de bu sevginin yansımasını ruhumda duydum. Yalnız Efe’nin her hareketi töreye uygundu. Halk, yerliler, köylüler ona yüce bir kahraman gibi tapıyorlardı. Anlatırken ihtiyar bazen heyecana geliyor, bazen üzülüyor, unutulmamış bir yasın gölgesi yüzünü karartıyordu. Yalnız Efe’nin sonunu anlatırken kendini tutamadı. Gözlerinden yaşlar boşlandı. Kalbi sanki ağzına gelmişti. Hıçkırıyordu. Boynunu bükerek, iri nasırlı elleriyle gözyaşlarını silerek söylediği sözler hâlâ kulağımda.
Av peşinde gezerken iki hafta, uğradığımız bütün köylerde, yörük obalarında hep Yalnız Efe’nin öykülerini dinlemiştim. O zamanlar şairdim. Duyduğum canlı bir kendimden geçişle kahramanın destanını yazmaya kalktım. Ama nedendir bilmem yarım bıraktım. Aradan işte yirmi beş yıl, evet, yirmi beş yıl geçti. Bugün tamamlamak olanağı kalmadığını görüyorum. Yaşlanan hatıramda kafiye yok. Bunayan zevkimde sözcüklerin uyumu, veznin gizleri yaşamıyor. Ama gençliğimde yazdığım bir destanı, şimdi bir roman gibi tekrarlayamaz mıyım?
İşte bunu deniyorum.
* * *
Kırların yorgun sessizliğini taşıyan hüzünlü çıngırak sesleri, uzak yakın ineklerin böğürtüsü, köpeklerin havlayışı, fark olunmaz bir uğultunun içinde kayboluyor, sıcak bir bahar günü, önce saydam bir sis gibi başlayan uyuşuk gecenin renksiz gölgeleri altında sanki yavaş yavaş eriyor, dumanlaşıyordu. Küçük bir sürü -dört inekle birkaç keçi ve koyun- köye giren geniş yolun ta ağzında durmuştu. Alçak bir çitin önünde bir inek öfkeden acı acı böğürdü. Kapı açıldı, sürü, sayı sıra tanır akıllı yaratıklar gibi teker teker içeri girdi. Biraz sonra köy içinde bir ihtiyar belirdi. Bembeyaz çember sakalı, yuvarlak kırmızı yüzünün çevresinde gümüş bir ayça gibi parlıyor, ipekli sarığıyla gümüş üzerine işlenen siyah nakışlarla hoş bir uyum oluşturuyordu.
Boyu o kadar uzun, vücudu o kadar iriydi ki... Dibinden geçtiği duvarlar, çitler, omuzları hizasına bile gelmiyordu. Ellerini kocaman al kuşağının arasına sokmuştu. Açık kapının önüne yaklaşınca:
- Kezban! - diye seslendi.
Beyaz başörtülü bir kız göründü. Parlak kara gözleri ihtiyara bakınca, yeni açan bir gülü hatırlatan yüzü güldü:
- Ne var baba?
- Kapı neye açık ki?
- Köpek gelmedi daha...
- Gelmez uğursuz. Aşağıda derenin kenarında oynaşırlar.
- Neye girmiyon?
- Bu gece komşular bize gelecekler. Varıp Tosun Dayı’ya bir diyeyim. O da gelsin.
- Tosun Dayı hastaymış. Bütün gün yatmış. Kızı bana dedi.
- Ben de bir bakayım. Sen yemeği hazırla. Şimdi gelirim.
- Peki...
İhtiyar gözleri yerlerde, karşıki çitin arkasında kayboldu. Bu, bütün köyün kendilerindenmiş gibi sevdikleri Yörük Hoca’ydı, Yirmi yıl önce, “Artık yaşlandım,” diyerek buraya gelip yerleşmiş, çift ve tarla almış, evlenmişti. Yetmiş yaşını çoktan aşmıştı. Ama hâlâ dinçti. Gençliğini önce medresede, sonra dağlarda, savaşlarda geçirmişti. Anadolu’nun, Rumeli’nin her yerini karış karış tanırdı. Yemen’de askerlik yapmıştı. Dört yıl önce karısı ölmüş, kızı Kezban’la yalnız kalmıştı.
“Evlen!” diyenlere güler, başını sallar:
“Evlenmek bana gerekmez. Ben artık orada güvey gireceğim” diyerek caminin bahçesindeki sık servili küçük mezarlığı gösterirdi. Zenginceydi. Elli yıl dolaşmak onu biraz para sahibi etmişti. Kumdere’nin eşrafından sayılırdı. Köyün yoksullarına, dullarına, öküzlerine yardım eder, herkesin ölüsüne kendi sevabı için mevlit okuturdu. Dünyada hiçbir dileği kalmamıştı. Elli yıllık deneyleri onda hiç umut bırakmamıştı. Halkın, hükûmetin gidişini hatırlayınca:
- Ah, dünyanın sonu! - derdi.
Sivastopol Savaşından sonra Silistre bozgununu görmüştü. O andan başlayarak Anadolu da bozulmuştu. Eşkıyalık, zulüm, hakaret, hırsızlık, açlık, yağmacılık alevsiz bir yangın gibi, bu bin yıllık ana yurdu yakıp tutuşturuyordu. Yörük Hoca bunu görürdü. Kötülüklerin önüne geçmek, bozulan dünyayı düzeltmek gerekti. Ama nasıl? Gece gündüz bunu düşünür, bunu konuşur, bunu tekrarlardı.
- Bir Mehdi çıksa! - diyenlere gülerdi.
Anadolu, Rumeli karmakarışıktı. Bir değil, bin Mehdi az gelirdi. Köyün yaşlıları, onun karanlık düşünceleriyle daha beter bunalmışlar, gençleri daha beter sersemlemişlerdi.
“Yörük Hoca dünyanın direğini almış!” derlerdi.
Boyuna yakınırdı: “Ah genç olsam!”
“Genç olsan ne yapardın hoca?” diye soranlara karşılık vermez, gülümser, başını sallar, köyün her yanından görünen ormanlı, çamlı dağlara bakarak dalıp giderdi.
* * *
... Akşam yemeğini ocağın başında yemişlerdi. Kezban siniyi, sofra örtüsünü kaldırdı. Yörük Hoca, boz renkte keçe kaplı sedire çıktı. Çubuğunu yaktı! Kezban ocağın ateşini düzeltti. Sol taraftaki sedirin önünde duran küçük bir iskemleyi çekti. Cezveyi testiden doldurdu. Babası:
- Şimdi kahve yapma, - dedi, - konuklarla içerim.
- Peki...
Kezban, dolu cezveyi ocağın önüne bıraktı. Kalktı. Küçük odanın içinde adeta bir dev yavrusunu andırıyordu. Babası gibi çok iriydi. Elini biraz kaldırsa, isle kararmış basık tavana dokunabilecekti. Başını eğerek kapıdan çıktı.
Yörük Hoca içine ocağın alevleri yansıyan gözlerini çubuğunun dumanlarına dikti. Sağ kolunu dayadığı yastığın üstü, kapaksız bir dolaptı. Burada elli, altmış kadar pembe kaplı, sarı kâğıtlı kitap vardı. Köylülere yalnız camide mevlit okumaz, bazı geceler evinde toplananlara bu kitapları da dinletirdi. Arkasındaki perdesiz iki küçük pencerenin ortasında, uzun bir saz asılıydı. Bu saz, Yörük Hoca’ya gençliğinden kalmaydı. Âşık Garip’in, Aşık Kerem’in, Köroğlu’nun koşmalarını bunda çalar, “Sivastopol!”, “Ey Gaziler” havalarını tekrarlarken kendisiyle birlikte tüm dinleyenleri de ağlatırdı. Küçük bir idare kandiliyle aydınlanan odanın tek süsü, ocağın üstüne yan yana asılı iki levhaydı; birinin, sarı zemin üzerine siyah kötü bir talik ile yazılmış satırları, şaşırmış Türkün boğuk bir feryadına benziyordu:
Yay gibi eğri olsam
Elde tutarlar beni!
Ok gibi doğru olsam,
Yabana atarlar beni!
Ötekinin sülüs satırları beyliğin, sönmüş özgürlüğün, eski bir gururun, soylu bir demokrasinin, can çekişen bir kahramanlığın anısıydı:
Ne senden rükû (1)
Ne benden kıyâm, (2)
Selâmün aleyküm,
Aleyküm selâm.
__________
(1) Namazda eller dize dayanarak eğilme hareketi.
(2) Namazın ayakta olan kısmı.
Bir köpek havladı. Yörük Hoca çubuğunu ağzından çekti. Galiba geliyorlardı. Öksürükler, takırtılar işitildi. Kezban avluya çıkan kapıyı açıyordu.
Gelenler yedi kişiydi. Oda doldu. Sedirlere çıkmayanlar ocağın etrafına çöktüler. En yaşlıları Hacı Durmuş, Yörük Hoca’nın yanına oturdu. Birbirlerini Sivastopol’den tanıyorlardı. Hocayı yirmi yıl önce bu köye yerleşmeye razı eden bu arkadaşıydı. Mavi gözlü, köse, kamburu çıkmış bir ihtiyardı. Bölükte ona, “Cin Durmuş” derlerdi. Bir gece Rus generalinin şapkasını, kılıcını çadırdan aşırmış, bizim ordugâha getirmişti.
İki arkadaş yan yana geldiler mi, her defasında: “Hey gidi günler, hey!” diyerek birbirlerine bakarlar, gülümserlerdi. Sanki bu, onların özel bir selâmıydı. Yörük Hoca oradakilerin hepsine ayrı ayrı hâl ve hatır sorduktan sonra Hacı Durmuş’a döndü:
- Hey gidi günler, hey!... - dedi.
Öteki:
- Keşke görmeyeydik! - diyerek yüzünü buruşturdu. Kezban iri vücuduyla ocağın başına çömeldi. Dörtlük cezveleri sürdü.
Yörük Hoca karşı sedirde oturan bir köylüye baktı.
- Ey bakalım Muhtar Mehmet, ne var ne yok?
- Hayırlar Hoca...
- Dün kasabaya gittin mi?
- Gittim.
- Oradan hayır gelmez!
Kumdere köyü kasabaya iki saatti. Ovaya inince birden bire büyüyen dere, kasabada hemen hemen bir nehir olurdu. Halk artık yavaş yavaş bu nehre, “Ese Suyu” demeye başlamıştı. Son beş yıl içinde faizcilikle zenginleşen Eseoğlu, Kumdere’nin dibinden başlayan ova tarlalarını birer birer satın almaya başlamıştı. Kasabada hükûmetin adamıydı. Gelen kaymakamları evinde bedava oturtur, memurları kendi çiftliklerinde aylarca konuk ederdi. Adamların hepsi yabancıydı. Çobanları, uşakları, hergelecileri, Arnavutlardan, Rumlardandı. Kentteki ünlü Hıristo Çorbacı ortağıydı. Yazları ona konuk gelir, bütün civar köylülere ortaklaşa yüzde iki yüz faizle borç verirlerdi.
Muhtar:
- Eseoğlu üç yıldır borcunu veremeyen Küçükalanlıları mahkûm etmiş... - dedi.
Küçükalan, ovanın öte başında, Kumdere’den biraz büyücek bir köydü.
Hoca sordu:
- Nasıl mahkûm etmiş?
- Dava kentte olmuş. Hıristo Çorbacı, ta İstanbul'dan usta bir avukat getirtmiş! Davayı kazanmışlar. Meğer köyde Eseoğlu’na borçları olmayan yokmuş. Şimdi Eseoğlu’yla Hıristo bütün köyün tarlalarını, çiftliklerini ele geçirmişler.
- Ee...
- Eee, işte böyle.
- Şimdi yersiz, yurtsuz kalan Küçükalanlılar ne olacaklar? - dedi. Çubuğunu derin derin çeken Yörük Hoca cevap verdi:
- Ne olacaklar? Eseoğlu'yla Hıristo’ya tutsak!
- Nasıl olur ya!
- Bayağı olur işte.
Konukların içinde köyün imamı da vardı. Bu az görmüş, ama çok bilmiş bir adamdı. Köyden olmadığı hâlde, Yörük Hoca gibi yerlileşmişti. Hacı Durmuş’a açıkladı:
- Nasıl tutsak olacaklar? Köyün, tarlaların tapuları Eseoğlu’na geçmedi mi ya?... Geçti değil mi? İyi ya işte... Tarlaları kim sürecek, çifti kim toplayacak? Hıristo, Yunanistan’dan Rum getirmeyecek! Eseoğlu kendi çiftliğine bile güç ırgat buluyor. Küçükalanlılar ikisinin hesabına eşek gibi boğaz tokluğuna çalışacaklar.
Yörük Hoca:
- Boğaz tokluğuna deme, aç acına... - dedi. İmam bu sözleri tekrarladı:
- Aç açına! Aç açına!
- ...
Kezban kahveyi kabartmış, fincanlara koyuyordu. Ocakta devrilen bir odun birden bire alev aldı. Oradakilerin yüzlerini kırmızıya boyadı. Sanki komşu hemşehrilerinin bu manevî ölümünden duydukları yas hepsinin yüzüne yansıyordu. Ağır bir sessizlik çöktü. Herkes önüne bakıyordu. Yörük Hoca’nın çubuğu sönmüştü. Kezban, bu yas havasının içinde yıkılmaz bir umut, genç, dinç, güzel bir kararlılık simgesinin hayali gibi yavaş yavaş kalktı. Fincan tepsisini önce Durmuş’a uzattı. Ondan sonra sırayla bütün oturanlara kahvelerini dağıttı.
Kimi cigara sarmıştı. Kimi bellerinden çıkardıkları çubukları dolduruyorlardı. Kezban babasının lülesini yaktı. Sonra herkese ateş gezdirdi. Sonunda gitti, kapının yanındaki alçak iskemleye çöktü. Evde yalnız olduğu için, yaşlı konukların yanından ayrılmazdı. Açık pencereden giren serince bir yel çubukların, cıgaraların dumanlarını ocağa doğru sürüyordu.
Çubuğunu fosurdatan Yörük Hoca:
- Ah genç olsaydım! - dedi.
Hacı Durmuş’un solundaki gür siyah sakallı, kısa boylu, küçük gözlü bir adam -Kamçısızların Veli- Yörük Hoca’nın yüzüne bakmadan:
- Genç olsaydın ne yapardın hoca? - diye sordu.
Yaşlı Yörük, kahvesinden büyük bir yudum “ah”la içti. Gözlerini çubuğunun dumanları içinden ayırmak istiyormuş gibi başını kaldırdı. Odanın içi pek dardı, pencereler arkasındaydı. Bakacak yer bulamadı. Gözlerini kapadı.
- Dağa çıkardım! dedi.
- Dağa çıkıp da ne yapabilirdin?
- Ne mi yapabilirdim? Eseoğlu gibi ulus düşmanlarını gebertirdim!
Muhtarın sağındaki uzun boylu, hasta yüzlü, perişan bir köylü -Nalbant İsmail- âdeta inledi:
- Eseoğlu bir değil ki...
- Bin olsun, önce birden başlanır...
Muhtar:
- Yaşa hoca! - diye bağırdı, sonra konuşmasını sürdürdü. Sendeki cevher hepimizde olsa...
Hacı Durmuş:
- Biz de cevher olsa da para etmez... - diyerek kafasını dar omuzlarının arasına çekti. - Yaş yetmiş, iş bitmiş! Gün gençlere kaldı. Oysa onlar da kendi havalarında... Hiçbir şeye akılları ermiyor. Her şeye eyvallah diyorlar. Anadolu âdeta bir tekke olmuş... Bizim zamanımızda kimse kimseye haksızlık edemezdi. Herkes birbirinden çekinirdi. Hele yabancılar ülkeye adım atamazlardı. İş, para, çift, çubuk bizimdi. Köye değil, hatta kasabaya bile Rum, Ermeni, Yahudi madrabaz giremezdi.
Verdiği haber, koca bir köyün sütübozuk bir faizciyle yabancı bir Rumun malı oluşu, hepsinin yüreğini zehirli bir hançer gibi etkilemişti. Küçükalan, ovanın en zengin köyüydü. Kasabaya alışan gençler, hep Eseoğlu'’nun yanına gitmeye başlamışlardı.
Yörük Hoca, Eseoğlu’nun ne kötü bir herif olduğunu bildiği için zavallılara haber gönderdi. “Onunla alışveriş etmeyin. Sizi mahveder” dedi. Ama sözünü dinletemedi. Beş yıl içinde yedi yaşından yetmiş yaşına kadar herkes Eseoğlu’na borçlandı. İşte artık bütün toprakları ele geçiriyordu. imansız, acımasız, dinsiz bir faizciydi. Bu aklı İstanbul’a, İzmir’e gittikçe manifatura aldığı Rumlardan öğrenmişti. Bu gidişle bütün köyleri tutsak edecekti. Korkusundan, çiftliğine silâhlı Arnavutlarla gidip geliyordu. Kasabada bile canını yakmadığı, yuvasının bir direğini olsun yıkmadığı adam yoktu. Daha elini Kumdere’ye atamamıştı. Kışın köyden her rast geldiğine:
- Ben size de iyilik etmek isterim. Kim para isterse bana gelsin! dedi.
Ama Yörük Hoca borcun, özellikle bir faizciye edilecek borcun nasıl bir ateş olduğunu, nasıl ev, bark, köy, kent yaktığını hemşehrilerine iyice anlatmıştı. “Olmadı mı, sabır, kanaat! Oldu mu idare, ihtiyat!...” Köy bu öğüdü tuttuğu hâlde yine eziliyor, yine yoksulluğa düşüyordu. Yirmi yaşına giren her genç, asker olunca Yemen’e gidiyor; bir daha hiç gelmiyordu. Nüfus azalmıştı. Köyde çoğunluğu, yaşlılarla kadınlar oluşturuyordu. Eseoğlu, borç verip yutamadığı için, Kumdere’ye düşmandı. Oraya güvenlik kuvvetlerini göndertiyordu. Her yeni gelen kaymakama:
- Bütün il içinde eşkıya yatağı Kumdere’dir! Devlet burasını topa tutmazsa rahat görmez! - derdi.
Oysa Kumdere’den şimdiye kadar ne bir adam dağa çıkmış, ne de dağdakilerden biri konuk gelmişti.
Köy dik bir dağın eteğinde olduğu için halkı hem ovada işleriyle uğraşır, hem kışın dağlarda ayı, kurt, geyik avına çıkardı.
Avcılık, onları ova köyleri gibi karanlık bir yoksulluğa düşürmüyordu. Sonunda geçen yıl Eseoğlu, onların silâhlarını da hükûmete toplatmayı başardı. Artık ava gidemiyorlardı. Silâhsız kalan halk ne yapacağını şaşırmıştı. Yörük Hoca:
- Sünnet bozuldu! - demişti.
“Ata binmek, silâh kullanmak, yüzme öğrenmek” Peygamberin emriydi. Silâh olmadıktan sonra av nasıl kovalanırdı? Silâhsız at ne işe yarardı? Tutsak gibi kaldıktan sonra yüzmeye ne gerek vardı? İnsanın kendini suya atıp boğuluvermesi daha hayırlıydı! Köyün en büyük üzüntüsü işte silâhsız kalmaktı. Güvenlik yetkililerinin evleri basıp, çeyiz sandıklarına varıncaya kadar arayıp, ucu sivri bir bıçak bile bırakmadıkları gün, bütün köy, sanki ölmüş gibi susmuştu. Kambur Hasan -bu köyün en tuhaf adamıydı- teselli kabul etmez üzüntüleri içinde hepsini güldürdü. Görevliler gittikten sonra köylüler cami meydanında toplanmış, düşünüyorlardı. Kambur Hasan:
- Hey ağalar! işte biz de, Çınarlı’ya döndük. Ama bizi nereye çıkaracaklar? - dedi.
Çınarlıların başına gelen felâketi hatırlayınca, hepsi gülüştüler. Bu köyün serüveni, ova halkının eğlencesiydi. Çınarlı en çok efe çıkaran, doğası sert bir köydü. Görevliler, bir gün bunları kandırıp, en son silâhlarına varıncaya kadar atmışlardı. İçlerine fesat düşmüştü. Kim silâhını sakladıysa gidip biri haber veriyordu. Bir gün yine bunlardan “yardım” adı altında para toplamak istiyorlardı.
Çınarlılar:
- Vermeyiz! dediler.
Silâhlarının toplandığını unutuyorlardı. Kaymakam kızdı. O gün
bir görevli gönderdi.
- Kerataların hepsini topla! Ama hiçbirisini kaçırma. Ben gelir, onlara para vermemeyi öğretirim! - dedi.
Görevli köye gelince tüfeğini doldurmuş:
- Kim kımıldarsa, vururum! - diye haykırmıştı.
Kimse kımıldayamadı. Suyun kenarında kocaman bir çınarlık vardı. Çoluk çocuk, yaşlı, kadın halkın hepsini bu ağaçların altına getirdi.
- Hepiniz, şimdi şu çınarların üstüne çıkacaksınız. Beş dakikaya kadar yerde kim kalırsa öldürürüm! - diye ikinci bir emir verdi görevlilerden biri.
Tüfeğini omzuna dayadı. Halkın üzerine doğrulttu. Köylüler can korkusuyla bir maymun sürüsü gibi çınarlara tırmandılar. O zaman görevli:
- Kim aşağıya inerse vururum! - diye tekrar bağırdı.
Derenin dibindeki gölgelere uzandı. Cıgarasını yaktı. İçti. Uyuyuverdi. Köylüler görevlinin uyuduğunu gördükleri hâlde, yine mahsus yapıyor diye yere inemiyorlardı. Bu sırada kaymakam gelmişti. Köyde tavuklardan, köpeklerden başka canlı yaratığa rast gelmeyince ürktü. “Acaba hepsi dağa mı çekildi?” diye düşündü. Gönderdiği görevliyi sonunda derenin kenarında uyumuş görünce, kafasına bir tekme indirdi:
- Ulan hani köylüler? - diye haykırdı.
- Burada efendim.
- Nerede?
Görevli havalara bakıyor, kaymakam bir şey anlamıyordu. Bir de gözlerini kaldırınca gördü ki, bütün köylü çınarların üstünde... Bir kahkaha attı.
- Aferin ulan! - dedi, - güzel akıl kullanmışsın!
Görevli:
- Ne yapayım efendim! Uykum vardı. Kaçmasınlar diye hepsini ağaçlara çıkardım... - karşılığını verdi.
Kaymakam, parası olanın aşağı inmesini buyurdu. Parası olmayan, çınarların dalları içinde hapis kalacaktı. Parası olmayanlar da borç para bulup indirdiler.
İşte Çınarlılar köyünün bu serüveni, Anadolu’nun henüz silâh elinde kalan çocuklarını çok güldürmüştü. Zavallılar atalarının:
Gülme komşuna gelir başına, dediğini unutmuşlardı. Eseoğlu, hükûmete fit vere vere ovada her köyü Çınarlılar gibi silâhsız bırakmıştı. Yalnız kendi korucular kolcuları, çobanları, mandıracıları, hergelecileri silahlıydı. B adamları da hep Arnavutluk’tan, Yanya’dan filân getirtiyordu Hizmetinde hiç yerli kullanmazdı. Bir çeşit silâhlı derebeylik kurmuştu. Çevrede korkutmadığı, ürkütmediği insan kalmamıştı. Vurduruyor, öldürüyor, kendisine karşı gelebilecek hiçbir kuvvet bırakmıyordu. Eşkıya, yataklık, filân gibi yalan dolanla hükûmeti kendine uydurmuştu. Çevrenin en güzel kızlarını zorla nikâhın alıyor, bir hafta sonra boşayıveriyordu. Yaptığı kötülükler sınırı aştığı için son günlerde kasabadan dışarı çıkamaz olmuştu. Hep bir eşkıya saldırısından korkardı. Muhtar yeniden bir cigara tellendirerek onun korkularını anlatmaya başladı.
Nalbant İsmail:
- Pekalâ korkuyor emme, yine kötülük etmekten vazgeçmiyor. - dedi.
- Elinde değil.
- Eli kopsun.
Muhtar, Yörük Hoca’ya döndü.
- Ha! Az kalsın unutacaktım... - dedi. - Eseoğlu dermiş ki: “Yörük
Hoca ölsün, Kumdere’yi de ele geçireceğim!”
- Kime demiş ki?
- Herkese...
- Ecel yaşa bakmaz oğul! Sayısı, sırası yoktur. Ben öleceğim de, o dünyaya kazık mı dikecek? Hem o daha bizim köye elin uzatacağına bana borcunu versin!
Odadakilerin hepsi bizim köye Hoca’nin gözlerine baktı.
Muhtar da şaşmıştı.
- Sana borcu mu var?
- Var ya...
- Ne kadar?
- Yüz elli lira kadar.
- Ne zaman almıştı?
- Üç yıl oluyor. Bir Cuma günü kasabadaydım. Harmanı yeni satmıştık. Köylülerden alacaklarımı da almıştım. Bu herif bana rastgeldi. “Aman hoca, şu dakika çok sıkıştım. Bana üzerindeki paraları ver!...” dedi.
- Ee, sen de verdin mi?
- Verdim.
- Senet filân almadın mı?
- Almadım.
Kamçısızların Veli güldü:
- Öyleyse, artık ahrette alırsın.
- Hayır, dünyada alırım.
Hacı Durmuş da başını salladı:
- O herif dünyada borcunu vermez... - dedi.
- Ben alırım.
- Görürüz.
- Hem yarın...
- Hoca inat etme, vallahi vermez.
- Ben alırım.
- Boş yere başına belâ alacaksın!
Kapının yanında duran Kezban hiç söze karışmıyor, yalnız dinliyordu. O da babasının Eseoğlu’ndan alacağı olduğunu yeni işitmişti. Bu herifi üç yıl önce, bir gün pazarda görmüştü. Kara sarı, çirkin suratı, çarpık burnu, dişlek ağzı gözünün önüne geldi. Belirsiz bir tiksintiyle titredi. Şimdi köylüler av hikâyelerine başlamışlardı. Daha köyde iki gizli tüfek vardı. Kışın onunla, nöbetleşe ayı avına gidiyorlardı. Ama postu kasabaya götüremiyorlar, daha yukarıdaki köylere satıyorlardı. Eğer kasabada ayı postu görse, neyle vurdunuz?” diye hemen güvenlik görevlisi insan; yakalıyordu.
Lâf Tosun Dayı’nın hastalığına geldi, “İnce dert!” diyorlardı. Beş yetişmiş oğlunun hepsi Yemen’e gitmiş, hiçbiri geri gelmemişti. Bu ihtiyar, gelmemiş oğullarını düşünerek eridi. Sapsarı oldu. Bir deri bir kemik kaldı. Şimdi ölüyordu. Bütün çifti, çubuğu kimsesiz yaşlı bir kadıncağıza kalacaktı. Oradan lâfı Moskoflara getirdiler. Köyde her toplanmanın sonu Moskof hikâyesiyle biter. Yine her zamanki gibi Hacı Durmuş, Yörük Hoca birer o anlattılar. Bu, bitmez tükenmez bir romandı. Elle tutulan patlamamış gülleler! Gece saldırılan! “Allah Allah!” sesini duyun Rus ordusunun silâhlarını atıp kaçışı! Kurşun vurmaz kumandalar! Yeşil sarıklı hayalî orduların yol açması! Yörük Hoca anlattıkça, dinleyenler heyecana geliyorlardı. Bu kez anlattığı, vücudu yarı beline kadar donmuş bir nöbetçinin serüveniydi. Onu değiştirme gelen arkadaşını görünce, şehadet getirmeye başlamış, yürümemiş, hemen oracıkta ölmüştü. Köylülerden biri:
- Ah, şu Moskofla bir kere daha karşı karşıya gelsek! - dedi. Yörük Hoca güldü.
- Oğul! Şimdi Moskof içimizde!
Hacı Durmuş onayladı:
- Moskof içimizde! Her gün ölüyoruz. Küme küme ölüyoruz işte!
Sonra Anadolu’nun çektiği acıyı anlatmaya başladı. Halk daha içerilerde ot yiyor, çuval giyiyordu. Mısır koçanından yapının ekmeği bile ömründe görmeyen Türkler vardı. Kaç yıl vardı hayvanlar gibi ormanlarda, kırlarda kökleri topluyor, ince toprak kili un gibi midelerine indiriyorlardı.
Yörük Hoca:
- Bu gidişle bizim de olacağımız o... dedi. Ver, ver, ver! Elde yok, avuçta yok! Sonumuz n’olacak?
Açlığın, çıplaklığın korkunç gölgesini iç kesimlerden bu verin ovalara kadar uzatıyordu. Konuşurlarken, hepsinin yüzünde bunun korkusu belli oluyordu. Hacı Durmuş, içerilerinin yıkıklığını, pek şanlığını anlattıkça hep bir ağızdan:
- Bu bizim “her şeye” eyvallah deyip boyun eğmemizdendir! - sözünü tekrarlıyordu.
O yaşlıydı. Zaten birkaç günlük ömrü kalmıştı. Ama eli ayağa tutanlar, hiçbir haksızlığa razı olmamalıydı. “Ah!” diyordu. “Her ülkeden bir adam çıksa... Ne rüşvet kalır, ne zulüm kalır, ne nefes kalır! Bir kişi... bir kişi...” Yörük Hoca da onun gibi düşünüyordu.
İçlerinden biri dedi ki: “Yemen, Arabistan kasaphanesi durdukça köylerimizde genç kalmıyor!” Bu çok doğruydu. Hepsi gözlerini yerlere indirdiler. Köyde en aşağı iki dinç evlâdını Yemen çöllerinde kaybetmemiş aile yoktu! Sanki durmak, dinlenmek Türkün nasibi değildi. Bir savaş biterken diğeri başlıyordu. Ha Mora, ha Sivastopol, ha Sırp, ha Karadağ, ha Moskof... Sonra bunlar yetmiyormuş gibi bir de Arabistan! Ya bu kadar fedakârlığa karşı görülen zulüm! Çektiklerini hatırlayan köylülerin benizleri soluyordu.
Geç saatlerde gitmeye kalktılar. Bu gece hep acı şeyler konuşmuşlardı. Çam Hüseyin, tavana varan uzun boyuyla kapıdan çıkarken:
- Keşke Hoca, bize biraz kitap okuyuvereydin! Konuştuk, zehirlendik! - dedi.
Gündüz gibi bir ay ışığı avluyu aydınlatıyordu. Kezban, Yörük Hoca, dış çite kadar konukları geçirdiler. Dönerlerken Kezban ahıra uğramak için ayrıldı.
Babası:
- Yarın kasabaya gideceğim! Atı erken hazırla! - dedi.
- Niye gideceksin?
- Şu Eseoğlu’ndan benim parayı istemeye!
- Pekalâ...
İhtiyar durdu, iri yapılı, güzel kızının gidişine baktı. Elinde olmaksızın.
- Ah, şu bir erkek olsaydı! - diyerek içini çekti.
Kezban döndü:
- Bir şey mi dedin ki baba?
- Yok, bir şey demedim.
Ama Kezban, onun dediğini, onun niçin ah ettiğini duymuştu. Evet, erkek olsaydı, erkek olsaydı... Gözünün önüne çamlı dağlar, çamlı yollar, hainlerin, hırsızların, namussuzların, zalimlerin murdar çamurlara, kanlara bulanmış ölüleri geldi! Ah erkek olsaydı!... Ama, işte kızdı! Erkek olmanın çaresi yoktu. Düşüne düşüne ahıra girdi. Atın önüne ot koydu. Eşek köşeye tıkılmıştı. Onu çekti çıkan Sonra eve girdi. Babası odasına çekilmiş, yatmıştı. Yatağı serdi sedirin kenarına oturdu. Gözlerini, ayın mavi ışığıyla etrafı gümüşlenen yüksek, çamlı dağlara dikti. Gece işittikleri birer bin kafasından geçiyordu. Kulakları çınlamaya başladı. Bülbüller sesini duymuyordu.
- Ah, erkek olsaydım! - dedi.
Yatağına soyunmadan yüzükoyun uzandı. Sabaha kadar uyuyamadı.
Yalnız Efe 2
Yörük Hoca daha güneş doğmadan yola çıkmıştı. Kezban nedensiz bir üzüntü içinde sıkılıyordu. Ahırı temizledi. Biraz çamaşır yıkadı. Sonra tahtaları sildi. İşi bitince, Kambur Hasan’lara gitti. İkindiye kadar oturdu. Hasan’ın karısı onun süt anasıydı. Boş kaldığı zamanlar hep bu kadının yanına gelir, tezgâhında bez dokuyordu.. Bugün tezgâha elini süremedi.
- N’oldu sana? Hasta mısın ki?...
- Yo...
- Niye böyle bakarsın?
- Hiç.
- Deyiver, deyiver.
- Bir şey yok vallaha.
- Benzin solmuş.
- Gece uykum kaçtı da.
Sabahleyin babası ata binerken, sanki uzak, dönülmez bir gurbete gidiyormuş gibi hüzünlenmişti. Kasaba ona zulüm, fenalık bir yer duygusunu verirdi. Nedensiz duyduğu bu kederden bir türlü silkinip sıyrılamıyor, aklından gece işittiği şeyleri birer birer iriyordu. Eseoğlu’nun çirkin hayali gözünün önündeydi. İçinden, “Şimdi ihtimal babamla konuşuyor” dedi. Uzun boylu, iri, levent ihtiyarın karşısında çarpık, bodur, iğrenç herifin çürük dişleriyle sırıttığını görür gibi oluyordu. Kim bilir borcunu vermemek için ne yalanlar uyduracaktı. Hacı Durmuş’un geceki iddiasını hatırladı:
- O herif dünyada borcunu vermez.
Babası:
- Ben alırım! - demişti.
Acaba muhtarın üsteleyerek söylediği gibi, “Yok yere başına belâ mı olacaktı? İkindiye doğru tekrar döndü. Boş durmamak eline çorabını aldı. Örmeye başladı. Tığları parmaklarına batırıyordu. Kalktı. Ahırdaki folluklardan yumurtaları topladı. Gübre yığınlarının üstündeki tavuklar sanki yorulmuşlardı. Eşinmiyorlar, duruyorlar, başlarını eğerek ona bakıyorlardı. Hava güzel olduğu hâlde, ortalıkta gizli bir hüzün vardı. Büyük kırmızı horoz başını altın tüylerinin içine çekmiş, gözlerini kapamış, ayakta uyukluyordu. Onları kümes tarafına kışkırttı. Sonra çitin kapısı doğru yürüdü. Açtı. Eşiğe oturdu.
- Neredeyse gelir! - diyordu.
Akşam oldu. Kırdan sürüler döndü. Ama babası gelmedi. İnekleri ahıra soktuktan sonra yine kapının eşiğine oturdu. Hava iyice karardı. Yıldızlar parladı. Korudan bir bülbül inledi. Kezban ellerinin tersiyle gözlerini ovuşturuyor.
- N’oldu ki? N’oldu ki? - diye kıvranıyordu.
Babası geceleyin hiç kasabada kalmazdı. Ansızın yanından gölge atladı. Bu köpekti. Gözüyle hayvanı izledi. Kasaba yolu doğru koşuyordu. “Acaba bir gelen mi var?” umuduna kapıldı. Doğruldu. Karanlıkta ilerisi pek gözükmüyordu. Ama köpek koşarak geri döndü. Kezban’ın eteklerini kokladıktan sonra, arka ayaklarının üstüne oturdu. Gözlerini Kezban gibi karanlıklara dikti. Sanki sahibinin gelmediğini hissetmişti. Kezban boğulacağını sanıyordu. Ağır, sökülmez bir hıçkırık göğsünden kabarıyor, boğazı tıkanıyordu. Köpek acı acı ulumaya başladı. Bu uluyuş yüreğini parçalayacakmış gibi içine yansıyordu.
“Hoşt!” dedi, köpeği içeri kovdu. Sonra kapıyı çekti. Karşı çite doğru yürüdü. Belki artık yatsı olmuştu. Aralık bir kapıdan girdi. Önce havlayan bir köpek, yanına gelince sustu. Sonunda ışık görünen bir pencereye gitti. Burası Tosun Dayı’nın eviydi.
- Kim o?
- Benim.
- Ne arıyon Kezban?
Tosun Dayı’nın karısı Fatma Molla bir karşılık alamayınca genç kıza dikkatle baktı:
- Söyle, ne istiyon?
- Hiç.
- Neye geldin?
- Babam bugün kasabaya gitti. Gelmedi.
- Belki bir işi çıktı. Yarın gelir. Ne merak ediyon?
- Hiç kalmazdı.
- ...
İçeriden Tosun Dayı’nın titrek, solgun, hâlsiz sesi işitildi:
- Yahu, kim o?
- Kezban.
- Buraya gelsenize...
Kapıda ayakta duran yaşlı kadın kızı içeri aldı. Hasta, yerden bir karış kadar yüksek bir sedirin üzerinde uzanmış yatıyordu. Sakallı, giyimli bir iskelet sanılacak derecede zayıflamıştı. Karanlık ağzının içindeki uzun dişleri bembeyaz görünüyordu. Gözleri, parlak birer karanlık saklayan iki derin çukurdu. Kezban ocak başındaki mindere çöktü. Fatma Molla da oturdu. Hasta soluğunu topladı. Dinlene dinlene sordu:
- Ne... var... ki?...
Kezban:
- Babam kasabaya gitti, gelmedi amca... dedi.
- Niçin gitti?
- Eseoğlu’ndan alacağı vardı da... Onu istemeye...
- Erken mi gitmişti?
- Çok erken.
- Gelir kızım.
Ocağın üstündeki kandilin sarı ışığı, bu küçük odaya canlı bir mezar biçimi veriyordu. Tosun Dayı ölmek üzereydi. Ocağın dibindeki siyah kedi gözlerini yummuş, sanki hayatın bu çirkinli ihtiyarlıkla hastalığı görmek istemiyordu. Bir süre sustular.
Birden dışarıda pek yakından bir baykuş kahkahası yankılandı. Kedi gözlerini açtı. Hasta, ihtiyar kadın, genç kız bakıştılar.
Fatma Molla:
- Üç gecedir bu uğursuz dadandı. Tepemizde ötüp duruyor...
Hasta daha da sarardı. Sanki işitmemiş gibi davranıyordu. Sonra yavaş yavaş koyunlardan, ekinlerden konuşmaya başladı... Bu yıl Tosun Dayı’nın üç ineği de gebeydi. Kezban konuşulanı duymadan karşılık veriyor, babasının nerede kalabileceğini düşüyordu. Yatsı ezanı okundu. Fatma Molla aptese kalktı.
Kezban:
- Ben de gideyim, - dedi. - Babam gelirse, beni beklemesin.
Kapının dışarısı simsiyahtı. Bastığı yerleri görmeyerek yürüdü. EI yordamıyla çitten çıktı. Karanlığa alışan gözleri şimdi duvarlar ağaçları, sokakları fark ediyordu. Kendi kapılarının önünde bir gölge gördü. Yüreği “hop” etti. Babası mıydı? Hayır, kısa boylu bir adam.
- Kimdir o? - diye seslendi.
- Recep.
- Ne var?
- Sana baktım.
Kezban hızla kapıdaki adama yaklaştı. Bu, Nalbant İsmail’in genç oğluydu. Beraber büyümüşlerdi. Heyecanla sordu:
- Beni ne yapacaksın?
- Şey...
- Ne?...
- Söyle be!
Delikanlı bir şey söylemiyor, başını arkaya çeviriyor, Kezban sanki görmemek istiyordu. Köpek arkadan çitin kapısını tırmalayarak havlıyordu. Kezban yüreğinin çarpıntısından düşeceğini sandı. Eliyle çite dayandı.
- Ülen, söyle ne var?
- Amcamı vurmuşlar!
- Babamı mı?
- Ha!...
- ...
Birdenbire soluğu tıkanır gibi oldu. Dişleri kilitlendi. Ağzını açamadı. Recep aptal aptal genç kıza bakıyordu. Kezban son bir çabayla sordu:
- Nerede?
- Eseoğlu’nun çiftliğinde.
- Kim haber verdi?
- Çobanlar! Korucular; “Gelin, cenazenizi alın!” diye köye haber göndermişler.
Kezban olduğu yere çöktü. Başını ellerinin içine aldı. Hüngür hüngür ağlamaya başladı. Recep gidemiyor, genç kızın başucunda duruyordu. Ağlaya ağlaya sanki gözyaşları bitti Kezban’ın. Hıçkırıkları seyrekleşti. Recep üzerine eğiliyor:
- Galk kardaşım, galk, hadi bize gidelim... - diyordu... - Kezban karanlığın içinde birden bire doğruldu.
- Ben gidiyorum! - dedi.
- Nereye?
- Babamın ölüsüne.
- Şimdi gece. Yarın bütün köylü gidecek.
- Ben duramam.
- Ben de geleyim.
- İstemez...
- ...
Hızlı kasabaya inen yola atladı. Recep kapının önünde kalmıştı. Çitin içindeki köpek havlıyor, kapıyı paralayacak sarsıyordu. Kezban karanlıklar içinde kayboldu. Yürüdü, yürüdü, yürüdü. Ayaklarına taşlar vuruyor, etekleri çalılara takılıyor. Belki dört saatten fazla koşmuştu. Yorgunluk hıçkırıklarını dinmişti. Dağların üstü morlaşıyor, yıldızlar siliniyordu. Uzakta, solunda çiftliğin binaları artık görünmeye başladı. Esmer bir kenarında gölgeden bir duvar hâlinde kesintisiz uzanan söğütlerden, kavaklardan çıkmış bir duman gibi çatıları sarıyordu. Hiç dinlenmedi. Bir an önce babasına kavuşmak istiyor üzerindeki dar tahta köprüyü geçti. Sürekli horoz sesleri işitiliyordu. Dış çitleri geçince, üzerine birkaç köpek atıldı. Havlıyorlardı. Kezban çitten bir kazık çekti. Çevresinde havlayan köpeklere savurarak ilerledi. Çiftliğin büyük kapısı daha kaplıydı. Tekmeledi. Köpeklerle uğraşıyordu. Kapının üstündeki odadan çıplak bir baş uzandı.
- Kimdir o, mori?
- Kumdereli Yörük Hoca’nın kızıyım.
- Bre, bre! Amma kabadayı şey bre!
- Haydi, aç diyorum.
- Korkmaz mısın bre mori, geceleyin gelirsin burda?
- Aç be çabuk.
- Ne yapacaksın?
- Babamı göreceğim.
Korucu, çirkin bir baykuş kahkahası attı:
- O mortiyi çekti bre!
Kezban gülen herife dehşetle baktı. Dişlerini sıktı. Birdenbire yüreğinin çarpışı hafifledi. Sesini yumuşattı:
- Haydi korucu ağa. Ölüsünü göreyim bir kere.
- Ölünün nesini göreceksin?
- Yapma korucu ağa.
Herif eğleniyordu. Diyordu ki:
- Daha gece, sonra kâhya darılır. Sen biraz dere kenarında dolaş. Hava iyice açılınca gel.
Köpekler Kezban’ın çevresinde sıçrayıp havlıyorlardı. Genç kız büyük kapının eşiğine oturdu. Havlamaktan yorulan köpekler karşısına yattılar. Gözlerini, elindeki kazığa diktiler. Böyle ne kadar zaman geçtiğini anlamadı. Ortalık ağarıyordu. Ne yapacaktı? Şimdi gece gibi üzüntüsünü hissedemiyordu. Sanki yüreği gerilmiş, katılaşmıştı. Ne olmuştu? Niçin babasını vurmuşlardı? Mutlaka bunu Eseoğlu yaptırmıştı. Eseoğlu... Köyün, babasının, herkes düşmanıydı. Yine çarpık burnu, dişlek ağzıyla gözünün önüne geldi. Yumruklarını sıktı. Dişlerini sıktı. Başını salladı. Karanlı belirsiz, şekilsiz düşüncelere daldı. Dayandığı kapı büyük takırtıyla açılırken, bir kâbustan uyanıyormuş gibi silkindi. Dondu. Karşısında yaşlı bir Rum gördü. Bu Eseoğlu’nun hizmetçisiyle içeride, beyaz, küçük bir sarayı andıran çiftlik kulesinin pencerelerinde hâlâ ışıklar parlıyordu. Rum eğildi. Gözlerini ovuşturdu. Kezban’a dikkatle baktı.
- Kız ne arıyon burda? - dedi.
Kezban soğukkanlılıkla karşılık verdi:
- Babamı...
- Baban kim senin?
- Kumdereli Yörük Hoca...
- Hesto diyavolo! O öldü.
- Biliyorum.
- Görüp ne yapacaksın? - Ölüsü nerede?
- Ben bilmem.
Sabah mahmurluğuyla gözlerini ovuşturuyor, Kezban’ın cepkeninden taşan memelerine, başörtüsünün altında solgun bir parlayan yüzüne bakıyordu. “Omorfo koriçe, diyavolo” diye mırıldanmaya başladı. Genç kız içeri girmemişti.
- Dur, uşaklar kalksın, soralım!
- Peki...
Rum cebinden çıkardığı fakfon bir tabakadan cıgarasını sarıyor, yandaki oda kapıları açılıp kapanıyordu. Kapının üstündeki taraçada bir merdiven vardı. Parmaklıkları arasında birkaç adamın dolaştığı görülüyordu. Kapıcı çakmakla cıgarasını yaktı. Merdivenin altına ilerledi. Yukarıda gezinenlere bağırdı:
- Kâhya kalktı mı?
- Kalktı, - dediler.
- Bir kız gelmiş. Dün vurulan Kumdereli Yörük’ün kızıymış. Söyleyin, ne yapalım?
Taraçadaki seslerden biri sordu:
- Ne istiyormuş, Hıristo?
Kapıcı, genç kıza bakarak karşılık verdi:
- Babasının ölüsünü.
- Kâhyaya bildirelim.
- Haydi...
- ...
Kezban bekledi. Yukarıda kapılar açıldı, kapandı. Sonra merdivenin yarısına kadar inen genç bir köylü:
- Gel buraya, kâhyanın yanına gideceksin... - diye Kezban’ı çağırdı.
Kezban yürüdü. Merdivenleri çıktı. Büyük, karanlıkça bir odaya girdi. Yerler siyah keçe döşeli, duvarlarda birçok tüfek asılıydı. Ocağın başında kırmızı bir mindere yan gelmiş, çubuğunu fosurdatan iri bir Arnavut, onu baştan aşağı süzdü.
- Sen o herifin kızı mısın, mori?
- Kızıyım!
- Senin baban ne belâymış? Bizim başımızı az daha belâya sokacaktı. Bereket versin kırk paralık kurşuna!
Kezban susuyor, hiç karşılık vermiyordu. Sonra kâhya yeniden
sordu:
- Köye akşamdan haber gönderdik, gelip cenazeyi alsınlar diye...
- Ne susuyorsun?
- ...
- Sen nereden haber aldın?
- Bir adam haber verdi.
- İstersen al, omuzla, kendin götür. Babanın leşi kaç para eder;
yüzüp de derisini satacak değiliz ya...
Kezban donmuş gibiydi. Sanki taş kesilmişti. Sanki artık yüreği
çarpmıyordu.
Kâhya bu iri siyah gözlerin bakışı altında rahatsız oldu. Ayakta
duran uşağa:
- Ölü nerede? - diye sordu.
- Ahırın yanındaki gübreliğe attık!
- Öyleyse bu gece sıcak sıcak epeyce rahat etmiştir. Götürün bu
kızı oraya. Köylüler gelinceye kadar birlikte, beklesinler, mori!
Kezban yine karşılık vermeden dışarı çıktı. Uşağın arkasından yürüyordu. Taş döşeli büyük avluyu geçtiler. Ahırlar ta son köşedeydi. Güneşin ilk ışıkları hafif bir duman halinde gübrelere yansıyor, tavuk, horoz, hindi, kaz, ördek kalabalığı altında bu yığınları kaplıyordu. Yaklaştılar. Uşak arkasına döndü:
- Nah! - dedi.
Kezban ilerledi, iki yüksek gübre yığınının arasında uyuyor gibi uzanmış olan babasını gördü. Sağ kolu görünmez birine lânet ediyor gibi yukarı doğru uzanmıştı. Yumrukları kilitlenmişti. Sönük gözleri açıktı. Başından akan kanlar yüzünü boyamış, ak sakallarını kıpkırmızı yapmıştı. Ağzı müthiş şeyler söylemek istiyormuş açıktı, kapkaranlıktı, korkunçtu. Kezban bu ölüye sanki görmeden baktı. Ağlamadı. Heyecan göstermedi.
- Babamı kim vurdu? - dedi.
Uşak duraksadı:
- Bilmiyorum.
- Ne zaman vurdular?
- Bilmiyorum.
- Nerede vurdular ki?
- Bilmiyorum.
Kezban acı acı gülümsedi.
- İyi.. - dedi. - Ben öğrenirim.
Uşak sanki katilmiş gibi utanıyordu. Döndü, arkasına bakmadan uzaklaştı. Kezban babasının ölüsüne yine dik dik baktı. Baş ucuna oturdu. Elini sürmeye çekiniyordu. Başını ellerinin arasına aldı. Sökülmeyen bir hıçkırık boğazına tıkanıyor, soluk alamayacak gibi oluyordu. Gözyaşları sanki kurumuştu.
Köylüler gelinceye kadar öyle durdu. Hacı Durmuş halkın başındaydı. Hepsinin gözleri yaşlıydı. Nalbant İsmail inledi.
- Kalk kızım!
Kezban derin bir uykudan uyanır gibi doğruldu. Köylüler taze ağaçlarından yapılmış bir sedye getirmişlerdi. Hepsinin yüzünde bir baş eğişin sessizliği mermerleşmişti.
- Allah rahmet eylesin! - dedi.
Kimse kımıldayamıyordu. Herkesin gözleri Kezban’daydı.
Hacı Durmuş:
“Ne duruyoruz ki?” diyerek sedyeyi tutan genç köylülere baktı.
- Allah rahmet eylesin!
- Katiller...
- Öğleye yetiştirelim.
- Kim vurmuş ki?
- Sormak gerek mi?
- ...
Kimin kime karşılık verdiği belli olmuyordu. Hacı Durmuş eski arkadaşının ölüsünün kollarından tuttu. Ayaklarından gençler kaldırdılar. Sedyeye uzattılar. Hacı Durmuş eğildi. Ölünün alnından, ta yaranın üzerinden öptü.
- Öcünü kim alacak? - diye bağırdı.
Herkes önüne bakıyordu.
Hava bulutluydu. Bu sessiz alay Eseoğlu'nun çiftliğinden çıktı. Kimse ağzını açamıyordu. Çiftliğin adamları ortada yoktu. Kezban, tek bir kız, arkadan geliyordu. Yolda rastgelenler:
“Ne oldu ki?” diye soruyorlar, cenazeyi görünce bir karşılık bekliyorlar, fatihacıklarını okuyup geçiyorlardı.
Öğleden önce köye girmişlerdi. Bütün kadınlar, çocuklar, ihtiyarlar cami avlusundaki büyük çınarın çevresine toplanmış, ellerinde yağlıklar ağlıyorlardı. Yalnız Kezban ağlamıyordu. Gömmeyi ikindiye bıraktılar. Cenazeyi yıkamak için eve götürmek istiyorlardı. İmam:
- Olmaz! - dedi.
“Niçin?” der gibi yüzüne baktılar.
- Yörük Hoca şehittir! - diye haykırdı. Şehit yıkanmaz. Şehidin elbisesi üzerinden soyulmaz.
- ...
- ...
İkindi namazından sonra bu şehit mezarlığa götürüldü. Bütün köy hazırdı. Güneş ara sıra bulutların arasından ağlar gibi görünüyor, çiseleyen yağmurun içinden uzak, belirsiz gökkuşakları çıkıyordu. Hıçkırıklar sustu. Yalnızca kapanan mezarın kürek kürek atılan toprakları boğuk, gizli bir yakınma gibi duyuldu.
* * *
Köy yas içindeki Kezban’ı düşünüyordu. O n’olacaktı? Yakını, akrabası yoktu. “Everelim!” diyorlardı. Yörük Hoca’nın ölümünden daha bir ay geçmemişti. Hacı Durmuş öksüz kalan kızı evine çağırttı. Ona bin dereden su getirerek, evlenmesi gerektiğini anlattı. Ama Kezban soğukkanlılıkla:
- Amca, ben babamı vuranı hükûmete tutturmadan kocaya varmam... - dedi.
- Hangi hükümete kızım?
- Kasabadaki!
- Orası Eseoğlu’nun elindedir. Onun sözünden çıkmaz!
- Çıkar, hak yerini bulur.
- Bulmaz kızım.
- Ben buldururum.
- Nasıl idersin, nidersin?
Kezban bir erkek gibi elini kalçasına dayamış, saldıracak gibi duruyordu. Ama yüzü, gözleri son derece sakindi. Yavaş yavaş, ne yapacağını anlattı. Mutlaka babasına kimin kurşun attığını arayıp bulacaktı. Sonra bu katili hükûmete verecek, astıracaktı. Ama Hacı Durmuş ümitsizdi. “Adliye iki kapılıdır. Birisinden girilir, öbüründen
çıkılır” diyordu. Hem güvenlik yetkilileri, Eseoğlu’nun en baş adamlarıydı. Mümkün değil onun hizmetçilerini hapsetmez, her suçunu görmezlikten gelirlerdi. İhtiyarın baş eğişi, kıza garip göründü. Başını yukarı kaldırdı. “Amca, ben ahımı kimsede bırakmam!” dedi. Başka bir karşılık beklemeden dışarı çıktı.
Eseoğlu, öksüz kalan Kezban’ın güzelliğini zaten biliyordu.
Şimdi ona hep: “Babasını eşkıyalar vurdu, çok acıyorum. Kimsem kız! Ne yapacak? Ben Yörük Hoca’yı çok severim. Bu zavallı adamın hatırı için, onu Allah’ın emriyle, peygamberin kavliyle almak isterim,” diye haberciler gönderiyor, Kezban’dan ne evet, hayır, karşılığını alabiliyordu. Babasını vuran eşkıyalar kimlerdi? İlk kâhyası ağzından kaçırmamış mıydı? Zaten orada kim görülürse, suç, vücudu olmayan eşkıyaların üzerine atılıyor, soruşturma filân güme gidiyordu. Kezban, asıl katilin Eseoğlu olduğunu imanı gibi biliyordu. Ama asıl vuranı yakalattırıp, onun desteklediğini söyletecek, ikisini darağacında sallandıracaktı. Ya sallandıramazsa?... Bu durum aklına gelince dişlerini sıkar, gözleri küçültür, dik dik önüne bakar, dalar giderdi. Bir aydır artık sürüsünü kendi güdüyor, inekleriyle, koyunlarıyla, keçileriyle her gün dağa gidiyordu. Kimseyle konuşmaz olmuştu. Bazı zamanlar Eseoğlu’nun otlaklarına kadar uzanır, onun çobanlarına hep babasının nasıl vurulduğunu sorardı. Bu çobanların içinde bir Deli Mustafa vardı. Aptal olduğu için askere almamışlardı. Aptallığı bütün ovaca bilinirdi. Bir gün Kezban, koyunlarını gölgelendirdiği
ormanın alanından geçen bu adama rastgeldi. Seslendi:
- Mustafa, Mustafa!
Aptal durdu. Şaşkın şaşkın etrafa baktı. Kezban’ı görünce güldü.
Yılıştı:
- Nereye gidiyor, ülen?
- Hiç.
- Gelsene buraya.
- Gelmem.
- Gel, gel.
Aptal hızla yürüdü. Uzaklaşacaktı. Kezban uzandığı yerden kalktı, koştu. Aptalı tuttu. Sarı köpek havlamaya başlamıştı. Mustafa’yı ısırmaya çalışıyordu.
- Gel diyom ülen.
- Nideceksin?
- Bana biraz kaval çalıver.
- Çalmam.
- Çalarsın.
- Çalmam.
- Ben de seni bırakmam.
Aptal, çocuk gibi yüzünü buruşturdu. Dudaklarını büktü. Ağlamaya başladı. Ama Kezban onu okşadı. Zavallının saçı sakalına karışmıştı, parça parça mor fistanının altından bol kıllı göğsü görünüyordu. Kezban: “Sana ceviz sucuğu vereceğim.” dedi.
Aptal birdenbire sustu. Elleriyle gözlerini sildi. Sırıttı:
- Vir hele.
- Gel ki vireyüm.
- Vir hele.
Kezban aptalı kolundan tuttu. Oturduğu yere getirdi.
- Çök bakayım! dedi.
Aptal sırıtıyor, ne söylerse yapıyordu. Bağdaş kurdu. Pis kuşağına kavalını bir silâh gibi sokmuştu. Kezban torbasını açtı. Çıkardığı tatlı sucuktan bir parça kopardı. Aptala uzattı. Zavallı bu parçayı alır almaz, hiç çiğnemeden yuttu.
- Daha istiyon mu?
- İstiyom.
- Ama benimle yarenlik ider müsün?
- İderün.
- AI öyleyse...
- Bir parça daha koparıp verdi.
- Kaç yaşındasın Mustafa?
- Bilmen.
- Anan, baban va mı?
- Yoh.
- Sen nerde yatursun?
- Ahurda.
- Hangi ahurda?
- Çiftliğin ahurunda.
Kezban’ın gözleri parladı. Sucuktan bir parça daha koparıp verdi.
Köpek de karşılarına oturmuş, sanki ne konuştuklarını anlamak istiyor gibi dikkatli dikkatli yüzlerine bakıyordu.
- Sizin çiftliğe eşkıya gelmiş.
- Yalan.
- Elimallah.
- Gelmiş. Kumdereli Yörük Hoca’yı vurmuşlar.
Aptal biraz düşündü. Yine:
- Yalan! - dedi.
- Öyleyse Yörük Hoca’yı kim vurdu?
- Söylemen.
- Niçin söylemezsün, ülen?
- Kâhya uyardı. “Sakın bu herifin burada vurulduğunu kimseye dimeyün” dedi.
- Yalan.
- Elimallah.
- Yalan.
Aptal kızdı:
- Vuranı gözümle gördüm! - dedi.
- Eşkıya değül mü?
- Değül be!
- Kimdi?
- Kâhyanın gardaşı!
Kezban sucuktan daha büyük bir parça kopardı. Aptalın ağzına eliyle sokarak sordu:
- Doğru mu söylüyon?
- Elimallah.
- Yalan, ülen!
- Elimallah.
- Niçin vurdu ki?
Aptal kendini unutmuş, hem sucuğu yiyor, hem söylüyordu:
- Ağa didi.
- Ne didi?
- Ona: “Şu herifi git vur!” dedi.
- Sen gördün mü?
- Gördün.
- Nasıl oldu? Di hele.
- Yörük Hoca evin kapısında ağayla sövüştü.
- Ee, di hele.
- Sonra galktı. Atına bindü, gitdü.
- Sonra?
- Ağa: “Hey Zeynel, yetiş, şu herifi gebert!” diye haykırdı.
- Eey, sonra?
- Zeynel, ağasının odasına koştu. Tüfeğini aldu. Hoca’nın
arkasından çıkdu.
- Sen o zaman neredeydün?
- Ahırın önünde gübreleri açıyodum.
- Sonra ne oldu? Di hele.
- Ben gapuya koştum. Daha Hoca yıraklaşmamıştı. Zeynel: “Hey Hoca! Geri dön, ağa paranı virecek” diye bağırdı.
- Eey?
- Hoca geri döndü. Yine çiftliğin gapusuna geliyordu, Zeynel arkasına sakladığı tüfeği birden bire çıkardı. Omzuna goydu. Nişan aldı. Bum...
- Eey...
- Yörük Hoca düştü.
- Sonra?
Aptal yine sucuktan istedi. Kezban elinde kalan son parçayı da uzattı. Dudakları, elleri titriyordu. Bu olay hemen gözünün önüne geliverdi. Sanki babasının kır atından yuvarlanışını görüyordu. Aptal gevezeleniyor, ölüyü onun sırtına yükletip, gübrelerin arasına attırdıkları söylüyordu.